İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Cezaevi yerleşkesinde görülen yargılamada dün, beşinci duruşma günü gerçekleştirildi.
Bugün yapılan duruşmada Rıza Akpolat savunma verdi. Akpolat savunmasında sözlerine "Cevabını veremeyeceğim hiçbir iddia, çürütemeyeceğim hiçbir iftira yoktur" sözleri ile başladı.
İŞTE RIZA AKPOLAT'IN SAVUNMASININ TAM METNİ:
Ben, Beşiktaş halkının iradesiyle iki dönem üst üste, her iki seçimde de rekor oylarla seçilerek göreve getirilmiş bir belediye başkanıyım. Fakat gelinen noktada, karşınızda bu iradeyi temsil eden bir siyasetçi olarak değil; bir yılı aşkın süredir özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir yurttaş olarak bulunuyorum. Hakkımda, örgüt üyeliği, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama gibi son derece ağır suçlamalar ileri sürülmektedir.
İfade etmem gerekir ki benim için üzüntü veren husus, esasen Türkiye’nin yakın tarihini iyi etüt etmiş herkesin çok iyi bildiği üzere tümüyle siyasi nitelikte olan bu suçlamaların muhatabı olmak değildir, zira şahsımın cevaplayamayacağı tek bir iddia, hesabını veremeyeceği tek bir kuruş, çürütemeyeceği tek bir iftira yoktur, olamaz. Beni asıl yaralayan ve tarifsiz bir üzüntüye düşüren husus, yıllardır büyük bir özveriyle yürüttüğüm ve başarısı 2024 yılında Beşiktaş halkının sandığa yansıyan büyük teveccühü ile tescillenen belediye başkanlığı görevimin böyle mesnetsiz isnatlarla lekelenmeye çalışılmasıdır. Canımı dişime takarak, ailemden feragat ederek, gecemi gündüzüme katarak hizmet ettiğim Beşiktaş Belediyesinin yaklaşık bir yıldır yalnızca bu iddialarla gündeme getirilmesi, benim için yalnızca bir suçlamadan ibaret değil; en derin bir vicdani yaradır.
Bugün karşınızda duran şahsımın bu sorumluluk bilinci ve görev aşkı ise tesadüflerin değil, yıllara yayılan bir siyasal ve kamusal emeğin sonucudur.
Ben 1982 yılında İstanbul’da doğdum. İlkokul eğitimimi Bahçelievler’de, ortaokul ve lise eğitimimi Bakırköy Ortaokulu ve Bakırköy Lisesi’nde tamamladım. Lisans eğitimimi Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünde bitirdim. Babamın hem SHP hem de Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinde yöneticilik yapması ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif görevler üstlenmesi nedeniyle, çocukluk yıllarımdan itibaren siyasetin ve kamusal sorumluluğun içinde yetiştim. Üniversite yıllarımda ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi gençlik kollarında yöneticilik yaptım. Vatani görevimi Erzurum’da tamamladıktan sonra sırasıyla ilçe yöneticiliği, ilçe başkanlığı ve il yöneticiliği ile il başkan vekilliği görevlerinde bulundum. 2019 yılından itibaren ise Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevini yürütmekteyim.
Ticari hayatım da çocukluk yıllarımdan itibaren ailemin yanında, çalışarak ve üreterek şekillenmiştir. Babam uzun yıllar ticaretle uğraşmış; inşaat, yapı malzemeleri ve restoran işletmeciliği alanlarında faaliyet göstermiş, İstanbul ve Balıkesir’de çok sayıda projeye imza atmıştır. Ben de bu süreçlerin içinde yer alarak, emeğin, alın terinin ve hesap verebilirliğin ne anlama geldiğini erken yaşlarda öğrenmiş bulunmaktayım. Bu birikim, siyasal ve yönetsel hayatımda da şeffaflık ve sorumluluk anlayışımı belirleyen temel unsur olmuştur.
İşte bu sebeplerle, 13 Ocak 2025 tarihinden itibaren tarafıma yaşatılan haksızlıklara ve hukuksuz uygulamalara karşı ilk kez kapsamlı biçimde bugün huzurunuzda yapacağım savunma benim için büyük önem taşımaktadır. Zira 17 Ocak’ta adliyede vermiş olduğum ifade dışında – 9 Ocak 2025’te hakkımda verilen “yedekleme” tutuklamasını saymazsak- bugüne kadar ek bir ifadem alınmamıştır. Oysa o gün tarafıma yöneltilen suç isnadı ile bugün gelinen aşamada karşı karşıya bırakıldığım suçlamalar arasında ciddi ve dikkat çekici farklar bulunmaktadır. Gerçekten hakkımdaki süreç, başlangıçta son derece sınırlı, daha ilk bakışta ne derece temelsiz olduğu anlaşılan iki basit ve bir o kadar da mesnetsiz iddia üzerinden başlatılan bir operasyonla ilerlemiştir. Ben, yargı kurumuna duyduğum saygı gereği tüm bu süreç boyunca sustum; kamuoyu önünde konuşmamayı, tartışma yaratmamayı, yargısal süreci beklemeyi tercih ettim. Fakat ben sustukça ve yargıya saygılı duruşumu korudukça, bazı kimselerin sırf kendi durumlarını kurtarmaya yönelik beyanları ve iftiralarıyla dosyanın kapsamı giderek genişlemiş; buna karşılık benim ifadem alınmazken, aynı dönem içerisinde hakkımda ileri sürülen tüm iftiralar sanki gerçekmiş gibi bazı sözde basın yayın organlarınca kara propaganda konusu yapılmış, bu suretle şahsım itibarsızlaştırılmaya çalışılmış, adeta bir linç ortamı oluşturulmuştur. Hatta bununla da yetinilmemiş ailem, çalışma arkadaşlarım ve birlikte görev yaptığım meslektaşlarım da dalga dalga yürütülen operasyonlara maruz kalmıştır. Kimileri tutuklanmış, kimileri adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakılmış, kimileri ise tutuklama baskısı altında verdikleri ifadelerde açıkça yalan isnatlar dile getirmek zorunda bırakılmıştır.
İşte tam da bu nedenlerle bugünü büyük bir sabırla bekledim. Beni yetiştiren; vatana, millete ve devlete bağlı bir birey olmamı sağlayan aileme, mensubu olmaktan onur duyduğum partime, her seferinde rekor oylarla beni göreve layık gören Beşiktaşlı hemşerilerime ve dualarıyla, mektuplarıyla, paylaşımlarıyla ilk günden itibaren desteklerini esirgemeyen ülkemizin dört bir yanındaki yurttaşlarımıza olan sorumluluğum gereği bugün huzurunuzda hakkımdaki isnatlara yanıt verecek, bir yıldan uzun bir süredir sabırla bugünü bekleyen ben, ilk kez beni gerçekten dinleyeceğine inandığım bir makam önünde “konuşacağım”.
“Konuşacağım” diyorum; çünkü bugüne kadar ifadem alınmamış olmasına rağmen hiçbir basın-yayın kuruluşuna demeç de vermedim, mektup da göndermedim, röportaj tekliflerini de reddettim. Hem ailemden aldığım kültür hem de devleti kuran partimin gelenekleri gereği önce iddianamenin çıkacağı günü sonra da savunmamı tüm dinleyicilerin önünde sunacağım bugünü sabırla beklemeyi tercih ettim. Süreç boyunca sabır taşını çatlatacak uygulamalarla karşılaşmış olmama rağmen; adaletin er ya da geç yerini bulacağına olan inancım, maneviyatım ve bu milletin adalet duygusuna duyduğum sarsılmaz güven sayesinde eğilmeden, bükülmeden ve büyük bir sabırla huzurunuzda savunma yapmayı bekledim.
Takdir edersiniz ki kitle iletişim araçları, televizyon ekranları ve sosyal medya mecraları karşısında, benim gibi bu hassasiyeti taşıyan kişiler için suskun bir duruş sergilemek kolay değildir. Her şeyin siyah ve beyaz olarak sunulduğu, gri alanların yok sayıldığı; tercihlerin adeta takım tutar gibi belirlendiği bu dönemde sustuğum için, “Diğerleri konuşuyor, bu susuyor; demek ki dosyası dolu” diyen televizyon yorumcularından siyasilere kadar birçok kişiyle mücadele etmek zorunda kaldım. İşin ilginç yanı; kamuoyu önünde konuşan arkadaşlarımıza bu kez de “yargının kararlarına saygı duymuyorlar, süreci manipüle ediyorlar, hukuk devletine zarar veriyorlar” diyenler yine aynı kişiler olmuştur. Üstelik bu saldırılar tek bir kesimden gelmemiş, her kesimden hedef alınmış bulunmaktayım.
Oysa benim tek beklentim, en temel hakkımız olan masumiyet karinesinin korunması; başta soruşturmayı yürüten makamlar olmak üzere herkesin bu hassasiyeti taşımasıydı. Seçilmiş bir kamu görevlisi olarak ülkemizin adalet duygusunun korunması yalnızca benim değil, yetkili makamların da sorumluluğuydu.
Öncelikle hakkımda başlayan bu sürecin en başına yani hakkımdaki soruşturmadan haberdar olduğum ve gözaltına alındığım günden başlamak isterim. Bu manada belirtmek isterim ki, altı yıl boyunca sürdürdüğüm belediye başkanlığı görevim süresince yapılan her ihale, gerçekleştirilen her harcama; hem Sayıştay hem de mülkiye müfettişleri tarafından düzenli ve defalarca denetlenmiştir. Bugüne kadar bu denetimlerin hiçbirinde, soruşturma konusu yapılabilecek herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.
Buna rağmen;
- Henüz soruşturma aşamasında çağrıldığımda her yere kendi irademle gidebilecek durumda bulunmama ve iki kez rekor oylarla seçilmiş, tüm ihaleleri defalarca denetlenmiş bir belediye başkanı olmama karşın, bir şafak operasyonuyla ailemin ve çocuklarımın huzurunda gözaltına alındım ve daha ilk anda suçlu muamelesi gördüm.
- Dört gün boyunca ifadem alınmaksızın emniyette tutuldum ve hiçbir zorunluluk bulunmadığı hâlde yorgun bir şekilde savcı huzuruna çıkarıldım. Bu şekilde hem savunma hakkımın etkin kullanımı fiilen imkânsız hâle getirildi hem de yorgun bitkin fotoğraflarım dakikası dakikasına basında yer aldı.
- Tutuklama kararının ardından önce adeta bir çocuk oyunu gibi Metris Cezaevi’ne sevk edilmek üzere yola çıkartıldım, ardından Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’ne götürüldüm ve aynı gece herhangi bir makul gerekçe gösterilmeksizin Silivri Cezaevi’ne nakledilerek tek kişilik hücreye konuldum.
- Hakkında gizlilik kararı bulunan bir dosyada, soruşturma henüz devam ederken savunma dilekçelerimi oluşturmak için avukatlarım bile son derece az belgeye ulaşabilirken, dosya içeriği basına sızdırılması suretiyle şahsım kamuoyu önünde peşinen suçlu ilan edildi, linç edildi ve itibarsızlaştırıldı.
- Dalga dalga yürütülen ek operasyonlara rağmen tekrar ifadem alınmadı, buna karşılık bu operasyonlarda yer alan ihalelere ilişkin iddiaların ve gizli ya da açık beyanların hiçbir süzgeçten geçirilmeden doğru kabul edilip kamuoyuna servis edilmesi, masumiyet karinemi fiilen ortadan kaldırdı.
- Geçmişte ve bugün, benzer suçlamalarla yargılanan pek çok kişinin bırakın tutuklanmayı, gözaltına dahi alınmadığı, dosyalarının kapatıldığı ya da tutuksuz yargılandıkları bilinirken, benim hakkımda en ağır tedbirlerin uygulanması eşitlik ilkesine açıkça aykırı oldu.
- Aynı dosyada “örgüt lideri” olduğu iddia edilen bir kişinin yüzlerce yıl hapis istemiyle yargılanmasına rağmen serbest bırakılması, buna karşılık benim bir yılı aşkın süredir cezaevinde tutulmam ise, henüz yargılama yapılmadan fiilen ve peşinen cezalandırıldığım gerçeğinin en somut göstergesi hâline geldi.
Bu uygulamaların tamamı sonucunda, henüz suçluluğum ortaya konulmamışken, soruşturma tamamlanmamışken ve savunma hakkım etkin biçimde kullandırılmamışken, en temel ilke olan masumiyet karinesi açıkça yok sayılmıştır. Oysa bu toprakların yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Yunus Emre’nin hayatına dair anlatılan bir kıssa, adaletin ne olması gerektiği konusunda bize asırlardır yol göstermektedir.
Rivayet o’dur ki;
Yunus Emre gençlik yıllarında Karatay Medresesinde kadılık eğitimi alır. Sonra Baş kadı tarafından Nallıhan’a kadı olarak atanır. Mührünü alır, yola koyulur. Yol üstünde geceyi bir handa geçirir. Orada soyulur, mührü dahil birkaç eşyası çalınır. Ertesi gün yola devam eder. Yolda bir ihtiyarla karşılaşır ve aynı istikamete doğru devam ederler. Yunus Emre seyahat ettiği kişinin tüm hayatını değiştirecek Tapduk Emre olduğundan habersizdir ve bir dere kenarında dururlar. Orada abdest alırken, derenin karşısında iki kişinin cansız yattığını, başında da bir kişinin telaşla durduğunu görür. Kadı Yunus hızlıca atılır ama adam oradan kaçar. Geri döndüğünde ihtiyara “katili gördün mü, koştum ama yakalayamadım” der. İhtiyar da ona bir katil görmediğini söyler. Kadı Yunus üstelese de ihtiyar tavrını değiştirmez. Sonra Nallıhan’a varırlar. Yunus görevine, ihtiyar da dergâhına gider. Ertesi gün Yunus her yerde kaçan adamı arar ve çarşıda onu bulur. Adam yine kaçar ve dergâha sığınır. Yunus takip eder, dergâhı basar. Hem beraber yolculuk yaptığı kişinin Tapduk Emre olduğunu anlar, hem de kaçan kişiyi alıkoyar. Mahkeme kurulur. Olayın Yunus dışındaki tek tanığı Tapduk Emre’dir. Yunus üstelese de Tapduk Emre “katili görmediğini” söyler. Yunus sinirlenip “gözlerinle gördün” deyince Tapduk Emre bugüne ders olacak o sözleri söyler; “Ben bir katil görmedim. Adalet kadının gözleri değildir. Ya kadı kör olduysa. Adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır.” Bunun üzerine Yunus sinirlenir ve kendi şahitliği ile karar alır. Kaçan kişinin idamını ister. Bu arada kaçan kişi Minberci ustası Hasan’dır. Olay günü bir başka köydeki caminin minberini tamire giderken yatanları görür, yardım için yanlarına gider; Yunus’u görünce telaşlanıp kaçtığını söyler. Yunus son kararı vermeden önce son bir tahkikat yapmak için olay yerine gider. Derenin kenarında çaldırdım dediği mührünü bulur. Şüphelenir. Soyulduğu hana gider. Hancı’yı takip edip hırsızı bulur. Hem hırsızlığı hem cinayeti itiraf ettirir. Minberci Hasan kurtulur. Tapduk Emre’nin “Adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır” sözü tarihe geçmiştir ve “adalet kutup yıldızı gibidir; siz isteseniz de istemeseniz de doğacaktır” sözü vücut bulmuştur. Hatta bu olaydan sonra gördüğü rüyanın da etkisiyle Yunus kadılıktan istifa edip “Derviş Yunus” olur.
Başta ifade ettiğim gibi, bu toprakların adalet anlayışına dair en çarpıcı örneklerden biri, sürecin başından itibaren masumiyet karinemizin yok sayılmasıdır. Ne yazık ki bu yaklaşım, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında da değişmemiş; aksine süreç devam ettikçe aynı tavır daha da büyük bir ısrarla sürdürülmüştür.
Kaçması mümkün olmayan, çağrıldığında her yere kendi iradesiyle gidebilecek bir Belediye Başkanı hakkında, dört gün gözaltı ve tutuklama gibi en ağır tedbirlere başvurulmuşsa, bunun ancak somut, açık ve denetlenebilir delillere dayanması beklenirdi. Hukuk sisteminde olması gereken “delilden suça ve suçluya” gitmek iken, bu dosyada bunun tam tersi bir uygulamayla karşı karşıya kalınmış; önce şahsım ve çalışma arkadaşlarım suçlu ilan edilmiş, ardından bu suçlamayı destekleyecek deliller oluşturulmaya çalışılmıştır. Gizli tanık beyanları esas kabul edilmiş, tutuklanma tehdidi altında itirafçı hâline getirilen kişilerin söyledikleri peşinen doğru sayılmıştır. Oysaki, aşağıda ayrıntılı olarak aktaracağım üzere, bu kişilerin ilk ifadeleri ile sonradan verdikleri beyanlar arasında açık ve ciddi çelişkiler bulunmaktadır. Eşini, babasını, kız kardeşini hatta otizmli çocuğunu veya on gün sonra sorunlu bir doğum yapacak eşini bir daha görememek korkusu yaşatılan kişiler, bu korku ikliminde ismen “itirafçı”, gerçekte ise “iftiracı” hâline getirilmiş ve önlerine konulan her isnadı teyit edip bu iftiranameleri imzalamak zorunda bırakılmıştır. Kendi eşlerini, çocuklarını ve ailelerini korumak için ortaya atılan bu yalanlar, bizlerin özgürlüğünden, ailelerimizden ve çocuklarımızdan koparılmasına gerekçe yapılmıştır. Bu iftiralar üzerinden yürütülen operasyonlarda, hukuka uygun olmayan yöntemlerle evler aranmış, gözaltılar gerçekleştirilmiş, aile bireylerim tutuklanmıştır. 13 Ocak’ta benim yaşadığım sürecin çok daha ağırları daha sonra başkalarına da yaşatılmıştır. Öyle ki, gözaltı işlemi için yapılan baskında, uzun süredir çocuk tedavisi gören ve nihayet hamile kalan kayınbiraderimin eşi, aynı zamanda avukatım olan sevgili Sibel çocuğunu kaybetmiştir. Eşe, çocuğa ve aileye yönelmenin bizim geleneğimizde yeri yokken, hepimize adeta seri katil muamelesi yapılmasının nasıl acı sonuçlar doğurduğu tarif edilebilir olmaktan bile ötedir. Bu hususu bugüne kadar ajitasyon olarak lanse edilmemesi için hiçbir mecrada dile getirmedim, ilk kez huzurunuzda paylaşıyorum.
Bu noktada açıkça sormak zorundayım:
Hayatım boyunca yalnızca iyilik yaptığım insanların, baskı, tehdit ya da ihanet duygusuyla imza attıkları bu beyanlar sonucunda ortaya çıkan tabloda suçlu olan, iftiracı hâline getirilen kişiler midir; yoksa tutuklama tehdidini elinde bir sopa gibi kullanarak bu kişileri, bana ve başkalarına iftira atmak durumunda bırakan soruşturma makamı mıdır?
Sayın Başkan, Değerli Üyeler;
Tam bir yıldır maruz kaldığımız hukuksuzlukları düşündüğümde ve televizyon ekranlarında bu kadar yalanın nasıl bu derece fütursuzca söylenebildiğini gördüğümde, tüm bu organize kötülük karşısında nasıl mücadele edeceğimi düşündüm. Tek kişilik hücremde bir tartışma programı izlerken, “40 sayfalık bir itiraf yazdığım” yalanının günlerce, aylarca servis edildiğine tanık oldum. O kadar kendinden emin konuşuluyordu ki, beni ziyarete gelen avukatlarım ve ailem, olası bir tahliye ihtimalinde dahi insanların benim itirafçı olduğuma inanabileceğini söylemek zorunda kaldı. Geldiğimiz nokta, yaşadığımız çürümeyi açıkça göstermektedir.