2022-12-10 11:43:14

Faşizme karşı en geniş birlik, akut olarak sağlanmalıdır

Asım Öz

10 Aralık 2022, 11:43

Seçim dönemine girildiği koşullar da hemen her şey seçime endekslenmiş durumdadır. Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’a dönük hava hareketi devam etmektedir. Kara hareketi de sıcaklığını korumaktadır.

Kara hareketinin kolay olmayacağı açıktır. Kara hareketi tüm bölgeyi savaşa sürükleyecek potansiyel taşımaktadır. Dolayısıyla ABD ve Rusya’nın onayı olmadan kara hareketinin zor olduğu açıktır. Özellikle ABD’nin kara hareketine karşı daha sert çıkışları görülmeye başlamıştır. Bu noktada Alt-Emperyalist ve emperyalizmin çelişkisi ve pazarlıkları devam edecektir. Kara hareketi ancak hava hareketi ile takviyede uygun olduğu için Rusya’nın hava sahasını kapatması da mümkündür. Bu noktada somut durum kara hareketinin şimdilik de olsa giderek gündemden düştüğünü göstermektedir.

Bu durum yani savaş durumu aynı zamanda bilinçli , bilinçsiz gündem değiştirmeyi da kapsadığı için, emekçiler dönük diğer konular azami gündemde tutulmalıdır. Kapitalizmin çöküş halinden kaynaklı tıkanıklığı, kırılganlığı, açmazları devam ediyor. Bu durum alt-yapısal ve üst-yapısal yıkım olarak devam etmektedir. Enflasyon- hayat pahalılığı elleri ve cepleri bütün hızıyla yakarken, yüksek işsizlik, ücret düşüklüğü rutin işlevini sürdürmektedir. Devlet şiddeti de fiziki saldırılar ve hak ve özgürlüklerin sürekli budanması ile varlığını devam ettirmektedir.

Somut duruma baktığımızda gerek Taksim saldırısı, gerekse Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’a dönük saldırılar şu önemli sorunları gündemden düşürmüştür. İşçi ve emekçilerin yakıcı talepleri, yüksek enflasyon karşısında ücretlerin iyileştirilmesi, insanca yaşayacak asgari ücret için mücadelenin örgütlenmesi, işçi ücretlerini kuşa çeviren vergide adaletsizliğin son bul ması, TİS hazırlıkları, işten atmaların yasaklanması, en son Amasra ve Zonguldak’daki patlamaların nedenlerinin üzerinin örtülmesi vb gibi. Elbette zorunlu olarak Taksim ve savaş olayına yoğunlaşmak başat olsa da bu ve benzeri sorunları da sürekli gündemde tutmalıyız. Egemenlerin istediği bu sorunları unutturmak veya biraz ileriye atmak bile çıkarlarınadır.

Bu noktada Eren Keskin’in önemli gördüğümüz bir değerlendirmesi ile devam ediyoruz. Keskin açıklamasında Taksim saldırısından sonra tehditler açısından en ilginç gelen küçük çocukların aramasıydı. Sonradan ismini vermek istemeyen bir kişinin arayıp bildirilmesiyle öğrendik ki, çocukların kullandığı internetteki bir oyun grubuna bizim telefonlarımız “teröristlerin telefon numaraları” diye verilmiş ve küçücük çocuklara aratılmaya başlanmıştık.

10 yaşından 17-18 yaşına kadar çok sayıda erkek çocuk aradı. Akla gelmeyecek derecede ağır küfürler ve ölüm tehditleri yapıyorlardı. Ben bu çocukların hiç birine kızamadım. Sadece üzüldüm. Çünkü bu çocuklar ileride böylesine şiddet üreten bir mekanizma tarafından kullanıldıkları için kim bilir kimlere neler yapacaklardı!

İlk aklıma gelen de bu erkek çocukların büyüdüklerinde eşlerine, sevgililerine nasıl davranacaklarını düşünmek oldu. Çok büyük ihtimalle birçoğu eşlerine şiddet uygulayacak, bir kısım da belki kadın cinayetlerinin sanığı olacaklardır. Bu değerlendirmeye kısa bir ekle bütünüyle katıldığımızı belirtelim. Rakel Dink’in açıklaması ile kapitalizm çocuktan katil üretmeye devam ediyor.

Bu bölüme kapitalizmin güncel ekonomik gelişmeleri ile devam ediyoruz. Kapitalizmin varlığını belirleyen kapitalist mülkiyet ( Özel ve devlet mülkiyeti olarak ) ve hemen her şeyin meta olması noktasında işçi ve emekçiler bir anafor içinde nefes alamaz durumdadırlar. Buna temel örnek okul yemeği konusu ve okul terki konusudur. Bu durum daha önceki dönemlerde bu derece yaşanmamıştır. Kapitalizmin modern barbarlık olduğu, insanın normal halini dışladığı, insanları kendine, topluma ve doğaya yabancılaştırdığına en önemli, başat örnektir.

Çocuk açlığı yani çocukların ekmek , suyla açlıklarını giderdiği bir kapitalizm ile karşı karşıyayız. Bu tekil olay değil, kaldı ki bir çocuk bile açsa bu kapitalizmin kirliliğidir. Çocuklara bir öğün bile yemek veremeyen bir kapitalizm ancak bir zombi olabilir. Bu bir öğün yemeğin yasalaşmasına oylarıyla onay vermeyen iktidar ancak insanlıktan uzaklaşan faşizm ve siyasi islamın tavrı olabilir. Yeterli beslenmeyen çocuklarda, yetersiz beslenmekten kaynaklı çeşitli hastalıklar rutin halde devam ediyor. Özellikle obezite, aşırı zayıflık, süreçte kemik erimesi vb. çocuklar için yıkım olarak sürmektedir.

Çocuklar için bir yıkım durumu da açlık ve yoksulluktan kaynaklı okul terkleri sayısal olarak milyonlarla ifade edilmektedir. Bu durum çocukların yaşam sürelerini kısalttığı gibi onları suça da teşvik etmektedir. Uyuşturucunun 10 yaşlara kadar düşmesinin önemli, temel nedeni açlık, yoksulluk durumudur. Diğer suç çeşitleri de giderek yükselmektedir. Bu milyonlarca çocuğun genel olarak kendi ve toplumsal sorunlardan azade olarak a politik olması egemenlerin isteği olarak çıkarınadır. Elbette çocukların bu açlık sorunlarına çözüm olarak bırakalım bir öğün yemeği üç öğün dahi rahatlıkla verilebilir. Dolayısıyla bu sorun kapitalizm içinde de rahatlıkla çözülebilir. Toplumsal ve siyasi muhalefet bu konuda ısrarlı bir basınç oluşturmak için çaba göstermelidir.

Yine güncel ve önemli bir konuda, bir iki hafta sonra toplanacak olan Asgari Ücret Tespit komisyonunun belirleyeceği asgari ücret olacaktır. Türk-iş Genel Başkanı Atalay “ Bu sürdürülebilir, devam edecek adil bir sistem değil. Bas bas bağırıyorum, sayın Nebati duymuyor” diye yakınıyor. Çünkü işçilerin mayıs sonundan beri yüzde 27’lik vergi diliminde olduğunu belirterek vergi diliminde yeniden düzenleme yapılmamasından şikayet ediyor. Bunu gündeme getiren Atalay, asgari ücretin konuşulmamasının gerekçesini açıklıyor.

6 ay kala, 5 ay kala asgari ücret konuşulur mu? Konuşmanın ne faydası var? Diyerek gerekçesini açıklıyor. “ Çünkü konuşunca alim işverenler, satıcılar, üreticiler var. Asgari ücret lafı çıktığı zaman zam yapmaya devam ediyorlar. Asgari ücreti, görüşmeler başladığı zaman çıkıp konuşurum. Şimdi niye konuşayım? Diyerek bir kez daha sarı sendika olduğunu açık etmiştir.

Türkiye’de asgari ücret diğer ülkelerdeki gibi işçinin ilk işe girişinde uygulanan, bir kaç yıl çalışacağı bir ücret değil. Tersine asgari ücret Türkiye’de İşçilerin yarısının, üstelik uzun yıllar, büyük olasılıkla da işçilik yaşamı boyunca çalıştığı, asgari ücretin üstünde çalışan, dolayısıyla tüm emekçiler için de sosyal haklarda temel bir gösterge olduğu, Tespitinde asgari ücretlilerin bulunmadığı gibi asgari ücret konusunda söz hakkının olmadığı koşullarda AÜTK ‘nın toplanmasına 5-6 ay varken asgari ücretin tartışılmasına tepki göstermek için herhalde ya asgari ücretlinin ne halde yaşadığından bihaber ya da iflah olmaz bir sınıf işbirlikçisi, sendika bürokratı olmak gerekir. Çünkü 2022 raporuna göre ücretli çalışanların yüzde 57’si asgari ücret civarında çalışıyor, bu da ortalama ücret demek. AB ‘de ise bu oran yüzde 9 dolayında.

Bekar bir çalışanın yaşama maliyetinin 9 bin lirayı geçmesinde, Asgari ücretin 8 bini geçtiği, yani “açlık sınırı” nın altında olduğu. Dört kişilik işçi ailesinin zorunlu giderlerinden oluşan “yoksulluk sınırı” nın 25 bini geçtiği, bu sınırın asgari ücretin dört katından fazla olmasında diğer sendika bürokratlarının rolünden, başkan olarak Atalay’ın daha fazla rolü vardır. Bu durumdan dolayı işçi ve emekçiler, oturamıyorum- çünkü konut fiyatları, Doyamıyorum- çünkü gıda fiyatları, Gidemiyorum- çünkü ulaştırma fiyatları diyerek kendi durumlarının kısa özetini vermektedirler.

Sonuçta 10 bin-12 bin TL’nin bile yükselen ev kiraları, elektrik ve doğal gaz giderleri ile gıda başta olmak üzere zorunlu giderleri karşılamaktan çok uzak olacağı geniş bir biçimde tartışılmaktadır. İleri işçiler ve mücadeleci sendikacılar ise işçi ailesinin insanca yaşayacakları bir asgari ücretin ancak yoksulluk sınırının üstünde bir ücret olabileceğini, dolayısıyla asgari ücretin de yoksulluk sınırının üstünde olması gerektiğini savunmaktadırlar.

Son haftalarda öne çıkan ve önemli gördüğümüz konu ve olayların genel değerlendirmesi ile devam ediyoruz.

Bir kez daha deprem gerçekliğine kısaca değinmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Son deprem olan Düzce depremi 6 şiddetinde olmasına rağmen az da olsa hasar vermiştir. 2 insan ölmüş, ağır yaralılarda dahil bir çok yaralanan olmuştur. Düzce’nin önce yaşadığı deprem nedeniyle asgari de olsa depreme dayanıklı evler yapması zararın asgari olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla her durumda deprem öldürmüyor, kapitalizm öldürür mottosu Düzce depremi ile de teyit olmuştur.

Elbette başka yerlerdeki her deprem beklenen İstanbul depremini gündeme getirmektedir. Deprem uzmanlarının açıklamasına göre İstanbul’da 7.4 ve üzeri beklenen depremde 50 bin çok hasarlı binanın yıkılacağı, 100 bin ve üzeri insanın öleceği, sanayinin felç olacağı, elektrik, doğal gaz, su, atıklar, hastalıklar sonucu adeta yaşamın duracağı noktada zarar, hasar beklemektedirler. Bu şiddette deprem yalnız İstanbul’da değil özellikle çevre illere de yansıyacaktır. Türkiye genelini de farklı koşullarda etkileyecektir. Dolayısıyla yeni konut yapmak değil deprem gerçekliği yakınlaştığı için sağlam olmayan konutların yıkılıp yeniden yapılması veya güçlendirilmesi zor değildir. Bunun için burjuvazinin tüm katmanlarından küçük bir katkı bu sorunu çözecektir. Bunu sağlamak ta yine toplumsal ve siyasal muhalefetin kazanıncaya kadar sürekli mücadelesine bağlı olacaktır.

Yine bir başka öne çıkan konu Kılıçdaroğlu’nun ABD ve özellikle İngiltere’den aldığı onay üzerine 3 Aralıkta açıkladığı vizyon belgesi olmuştur. Elbette daha geniş tartışmayı da yapabileceğimizi bildirerek şimdilik kısa bir başlangıç veya girizgah yapmak istiyoruz. Kılıçdaroğlu’nun 3 Aralık’ta Türkiye’de krizleri sonsuza kadar bitirecek vizyon açıklayacağız diyerek duyurduğu “ yatırım ve istihdamın teşvik edileceği, yüksek teknolojiye dayalı bir kalkınma modeli sonuçta dağ fare doğurdu misali kadük olmaya adaydır. Elbette seçimler sonrası olası iktidara hazırlanan Kılıçdaroğlu ve ortaklarının bu ve benzeri programları nefes almanın bile önemli olduğu koşullarda işçi ve emekçilere küçük bir katkı sağlarsa desteklenmelidir.

Ama somut gerçekliğe baktığımız noktada kapitalizm içinde kapitalizme alternatif paradigmalar çözüm olmayacaktır. “ demokratik Kapitalizm” olarak da ifade edilen bu program aynı zamanda bir manipülasyon ve illüzyon yaratarak, kapitalizmden umudunu kesmiş emekçi kitleleri bir parmak bal misali yanıltacak ve onların kafasını karıştıracaktır. Kılıçdaroğlu’nun seçtiği ( Merkel’inde danışmanı olan ) danışmanın sınıfsal durumu, kapitalist iktisat da dünyaca ünlü olduğu söylenen Daron Acemoğlu ve benzerlerinin bu vizyondaki katkıları son tahlilde kapitalistleri yeniden kurtaracak ama işçi ve emekçilere hedef şaşırttıracaktır.

Dolayısıyla kapitalizmin çöküş halini yaşadığı, yıkım, açmaz, kaos, tıkanma koşullarında, kırıntı vermekte zorlandığı açıktır. Bu noktada kapitalist mülkiyet ve her şeyin meta olduğu koşullarda kapitalizmin reformize edilmesi mümkün gözükmemektedir. Bu gerçeklikten dolayı servetler giderek çok küçük bir oligarşinin elinde toplanarak, milyonlar açlık ve yoksulluk yaşamaktadır. Bunun için tek radikal ve kalıcı kurtuluş ve çözüm kapitalizmin ortadan kaldırılması ve yerine komünizmin inşa edilmesinden geçmektedir. Bu da kapitalist mülkiyetin yerine toplumsal-sosyal mülkiyetin geçmesi ve tüm meta ilişkilerinin sönümlenerek, ortadan kalkması demektir.

Diğer öne çıkan konu olan 6 lı masanın hazırladığı Anayasa önerisi ile devam ediyoruz. “güçlendirilmiş parlamenter sistem anayasa önerisi” kamuoyuna açıklandı. Getirilen 84 maddelik değişiklik önerisinin merkezinde tek adam yönetiminin tasfiyesi var. “ İnsan onurunun dokunulmazlığının esas alındığı” belirtilen değişikler yargıdan üniversite özerkliğine, Merkez Bankasının bağımsızlığından iklim sorunlarına, seçim barajının düşürülmesinden hayvan haklarına kadar çeşitli konularda düzenlemelerin yapılması için değişiklik önerileri var.

Bu Anayasa önerisinde yoklar ve olmayanlar üzerinde de ayrıca durmak gerekiyor. Bunlar işçi sınıfının grev hakkının, kullanılması önündeki engelleri kaldırmak belirleyici önemdedir. Az çok demokrasiden söz edilen ülkelerde tanınmış, örneğin dayanışma grevi, siyasi amaçlı grev gibi hakların böyle demokratiklik iddiasıyla hazırlanan anayasa değişikleri içinde yer almaması kabul edilmezdir.

Altılı masa anayasa önerisinde Kürt sorunu da yok. Öncesi bir yana 50 yıldan fazla bir zamandan beri bu ülkede Kürt sorunu ve onun demokratik biçimde çözümü tartışılıyor. Dahası Kürt sorununun demokratik çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi olmazsa olmaz ilkesi haline gelmişken, altılı masanın “ demokratikleşme” anayasası olarak getirdikleri değişiklikler içinde Kürt sorununun adı bile geçmiyor. Bu durum yani Kürt sorunu altılı masanın ırkçılık temelinde kırmızı çizgisidir. Ayrıca eğer böyle bir anayasa önerisi varsa temel önemde olarak Kürt sorunun çözümü için yerellerin güçlendirilmesi veya yerel özerklik olmazsa olmaz noktada anayasa maddesi olmalıdır.

Yine altılı masanın anayasa önerisinde Alevilerin hak ve özgürlükler talebi yok sayılıyor. 50 yılı aşan bir sürede diğer bir mücadelede Alevilerin “inanç özgürlüğü” ve “eşit yurtaşlık hakkı” mücadelesi olmuştur. Altılı masa Alevilerin “ Cemevlerinin ibadethane sayılması” ve “Diyanetin kaldırılmasına varan talepleri sadece “ Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı” için değil Türkiye’nin demokratikleşmesi için yarı değil, tam laikliğinde önemini göstermektedir.

Sonuçta elbette altılı masanın bu anayasa önerisinin eksileri olmasına rağmen bütünüyle bu anaysa önerisine karşı çıkmak da yanlış olacaktır. Dolayısıyla başta tek adam yönetimine karşı olmak, seçim barajının düşürülmesi, YÖK’ün kaldırılması bile önemli olacaktır. Ama Marks’ın tespitiyle anayasalar, altyapıdan yüksek olamayacağı için kapitalizmin varlığında kağıt üzerinde kalıp emekçilere dönük anayasa gibi kurallar hayata geçmemektedir. Komünizm tartışmalarında da işçi sınıfının egemenliğinin anayasada yazmasının önemi ancak işçi sınıfının kendi organları aracılığı ile fiili olarak alt-yapı ve üst- yapıdaki egemenliğine bağlıdır.

SONUÇ YERİNE

Kapitalizm kirliliği ve faşizmin karanlığı gün gün artarak devam etmektedir. Bu kirliliğe ve karanlığa örnek az olduğunda imdat vari yetişen Soylu bakan olmaktadır. Memleketini terk ederek BAE gitmesi gezi kapsamında güvenlik ve ticari kaygıyla bir taşla çok kuş vurmak saikiyle yapılmaktadır. BAE ile güvenlik anlaşması yapılması kendi canlarını kurtaran başka canları yakan şekilde yapılmasından aklı başında olan kimse kuşku duymaz.

Elbette Soylu’nun BAE ziyaretinin başat nedeni Peker’in susturulması veya Türkiye’ye iadesi için yapılmıştır. Ayrıca bu seçimi kazanmalarının önündeki engellerin kaldırılması, hangi şart olursa olsun iktidarla kalmaları zorunlu olmuştur. Bu noktada dünün düşman kardeşleri olarak BAE nasıl olsa 15 Temmuz darbe kalkışmasının finansörü olarak 3 milyar dolar vermişse, ünlü misafir olarak Soylu’ya özellikle seçimlerde kullanmak için kesenin ağzını açmaları sürpriz olmayacaktır. ( BAE gibi petrol zengini ve monarşik devlet yönetimi olan Suudi Arabistan’ın da 5 milyar dolar vereceği veya verdiği belirtiliyor ) Elbette BAE ve Arabistan bu paraları karşılıksız ve hibe şeklinde vermeyeceği için, yine bu büyük meblağlar emekçilerden çıkacaktır.

Soylu’nun ziyaretinin başat nedeni olan Peker sorununu çözmek için Pekerle’de karşılıklı görüşme veya aracılar gönderme, yazılı talepleri iletmesi mümkün olacak, sürpriz olmayacaktır. Peker’in seçime iki ay kala açıklayacağı ifşaları, emin ellere teslim ettiği söylenmektedir. Bu ifşaların iktidara dönük yakıcı olduğu açıktır. Dolayısıyla Peker’le anlaşmak veya susturmak dışında seçenek, çözüm gözükmemektedir. ABD ‘ye rağmen iadesi de şimdilik mümkün gözükmemektedir. Bu noktada Peker ve destekleyen yerlerle anlaşmak, uzlaşmak mümkün olacaktır. Tersine ABD ve CIA’nın adeta peyki olan BAE’nın kendi başına karar vermesi mümkün olmadığı noktada Peker özellikle seçime iki ay kala ifşalarını kendi açıklayacak ( Suikast vb olmazsa ) veya emin eller açıklayacaktır. Dolayısıyla seçime kadar bu cephe her türlü gelişmeye açık olarak, tüm dengeleri de alt-üst edecek boyutlardadır.

Soylu elbette rutin hale getirdiği şovlarına devam etmektedir. İstanbul belediyesinin seçimde kaybedilmesinin şoku hala sürmektedir. Artık bu şok durumu kabusa dönmüş durumdadır. İstanbul’un kaybedilmesi Türkiye’nin kaybedilmesidir sözü boşa söylenmemiştir. 20 milyona yakın nüfusu ile mega bir metropol olan İstanbul sanayi ve ticaretin merkezi olarak, servetlerin veya yeni servet edinmenin de merkezi durumundadır. Dolayısıyla İstanbul’u kaybetmek iktidarı adeta alt-üst etmiştir.

İstanbul belediyesini nasıl tekrar şer ve hile ile alırız noktasında her şeyi yapmaktadırlar. Bunun da başat aktörü Soylu olmaktadır. Soylu Türkiye’de 100 terörist kaldı derken, İstanbul belediyesinde 500 lerde olan terörist sayısını, adeta el yükselterek 1668 e çıkarmış, bu sayının 932’si akraba ilişkileri. Bu tutum burjuva yasalara göre de suçların şahsiliğine aykırı bir uygulamadır. Elbette İmamoğlu’na siyasi yasak getirilmesi, belediyeye kayyum atanması gündemde yerini korumaktadır. Buna çok rahat karar da verememektedirler. İmamoğlu’nun ceza davasının şimdiye kadar sonuçlanması mümkünken uzatılması da bilinçli bir tercih olmuştur. Egemenler yüksek bir oy oranı ile seçilen İmamoğlu’nun azledilmesi gerçekleşirse özellikle İstanbul halkının kendiliğinden tepkisinin nerelere evrileceğini kestirememektedirler. Yeni bir Gezi’nin başlamasının işaret fişeği olması da sürpriz olmayacaktır.

Yazıyı sonlandırırken bir kez daha böylesi karanlığın adı olan faşizme karşı en geniş birlik, akut olarak sağlanmalıdır. Böylesi kirlenmiş ve çürümüş kapitalizme karşı tek çözüm ve alternatif olan proletarya devrimi ve komünizmin inşasını her durumda praksis olarak savunmalıyız.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.