2022-04-23 17:28:31

Kapitalizmin kirliği devam ederken ona karşı direniş ve mücadelede sürmektedir

Asım Öz

23 Nisan 2022, 17:28

Savaş kendi gerçekliğinde yakarak, yıkarak , acılarla, yeni insani dramlarıyla devam ediyor. Hakem rolünde ama savaş karşıtı, barışçı bir arabulucu bulunmadığı veya çıkmadığı koşullarda uzayacağı da açıktır. Savaşın kuralsızlığın diyalektik toplamı olması noktasında uzaması ekstra riskleri beraberinde getirmektedir. Bu durum savaşın iç yayılması dışında dış yayılma potansiyelini de taşımaktadır.

Savaşın uzaması, savaşı ve işgali başlatan Rusya’nın son nesnel durumuyla da yakından ilişkilidir. Rusya’nın Donbas’a yeniden saldırıya geçtiği söyleniyor. İşlerin iyi gitmediği, deniz hareketinin amiral gemisi Moskva’nın batırılması ile de görülmüştür. Böylesi koşullarda Rusya kendi çapında yeni savaş programı çerçevesinde hareket etmeye başlamıştır. İşgali doğu ve güneye yayarak tam işgali gerçekleştirmek çabasındadır. Bu aynı zamanda Karadeniz’in de egemenliği ve kapatılması demektir.

Özellikle Mariupol’un hayalet şehre dönmesi ve toplu sivil katliamlar işgalin güneydeki somut göstergesidir. Giderek bu yayılma güneyde Odessa’yı da kapsamaktadır. Sonuçta savaşın gidişatı şimdilik güneyin tam işgali ile noktalanacaktır. Ya da bu güneyin işgali basamak olarak kullanılacaktır. Buradan başta Kiev olmak üzere batının işgali de gündemde tutulacaktır. Bu durum diyalektik süreç olarak çeperdeki ülkelerin işgaline yol açacak potansiyeli de taşımaktadır.

Bu noktada ABD bağımsızlığını ilan ettiği 1776’dan buyana 246 yılının 228 ini savaşlarla geçirdiği için yeni yayılma doktrinin uygulanması da sürpriz olmayacaktır. Bu doktrinin temeline baktığımızda ABD askeri-endüstriyel kompleksi çerçevesinde, tüm krizlerin kârını kendine, zararını işbirliği yaptığı ülkelere yüklemeyi ilke edinmiştir. Bu yayılmanın son dönemdeki somut göstergesi Doğu Avrupa’ya yayılma ile devam etmektedir.

Diğer yanda Zelenski’nin kapitalist, savaş yanlısı ziyaretçileri devam ediyor. Almanya Cumhurbaşkanının son anda Ukrayna’ya gitmekten vazgeçmesi şimdilik Alman emperyalizmin çıkarlarıyla örtüşmektedir. AB Başkanın , Baltık ülkeleri başkanlarının, Polonya Cumhurbaşkanının Ukrayna’da Zelenski ziyareti elbette piknik ziyareti değildir. Başat olarak Ukrayna’nın NATO’ya katılması ve savaşın kendilerine getireceği çıkarların hesapları ile Ukrayna’ya gitmektedirler. Savaş sürerken her türden riske rağmen bu ziyaret bu ve benzeri çıkarlar olmasa mümkün olmazdı.

Elbette bu savaştan yıkımı yaşayacak olan Rus ve Ukrayna halkları olacaktır. Savaşın kısa, orta, uzun vade devamı ve sonuçlanması noktası yıkımın şiddetini gösterecektir. Söylendiğine göre şimdiden Rusya’da pahalılık, işsizliğin yükseldiği belirtilmektedir. Bu olumsuzluğu Rus emekçilerinin tarihsel birikimleri ile sessizlikle geçiştirmeleri beklenmemektedir. Despot, kapalı bir özgün kapitalizmin bu yıkımı gizlediği de açıktır.

İnsanlığın sonu olacak nükleerin durumu son dönem ve yeni verilerle savaşın yıkımını somut olarak göstermektedir.

Nükleer silahlar Birleşmiş Millet’lerin ( BM ) kabul ettiği ve 22 Ocak 2021’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması ile artık yasa dışıdır. Nükleer silah üreten dokuz ülke ve Türkiye gibi bunları bulundurarak destekçisi olan 32 ülke ısrarla bu anlaşmayı imzalamamakta direnmektedirler. Bu durum insan yaşamının sonu olacak en büyük tehdidin devamı demektir. Nükleere karşı Şehirlerin Talebi hareketi mücadelesine devam ediyor. İçinde Paris, Berlin, Vaşington D.C. , Oslo, Sidney, Hiroşima ve Nagazaki’nin de yer aldığı yüzlerce belediye bu harekete katılmış durumda. Türkiye’den ise bir tek belediye yok.

Türkiye ABD nükleer silahların ülkesinde bulunduran 5 NATO ülkesinden biri. Elli ABD nükleer silahının İncirlik Üssü’nde bulundurulduğu bildiriliyor. Türkiye nükleer silahları yasaklayan BM anlaşmasına karşı hep ABD ile birlikte davrandı, anlaşmaya en kısa sürede katılmaya yönelik yıllık BM çağrılarının aleyhinde oy kullandı. Nükleer silahların bulundurulması ve potansiyel kullanımını, içinde yer aldığı NATO anlaşmaları ile destekleyen konumda.

İşte böyle insan ve diğer canlıların felaketi olan nükleere karşı kapitalizm içinde nükleer silahların azaltılması ve tümden ortadan kaldırılması için evrensel çapta mücadele verilmelidir. Ama açıktır ki nükleerin tümden ortadan kaldırılması kapitalizm içinde mümkün gözükmemektedir. Nükleerini ortadan kaldırılması ancak proleter devrim sonucu sosyalizm-komünizm inşası ile mümkün olabilecektir.

Yine savaş karşısında aldıkları tavırla saflarını belirten iki eğilimin konumu ile bu bölümü sonlandırmak istiyoruz. Bunlar “Demokratik emperyalistler” ve “otokratik emperyalistler” gibi. Alandaki literatüre girmiş durumda. “Demokratik emperyalistler” açıktan ABD ve NATO yanlısı olduklarını gizlemiyorlar. ABD ve özellikle AB nin demokratik hak ve özgürlüklerin merkezi olduklarını söylemektedirler. Bu demokratik hak ve özgürlüklerin bizzat emekçiler tarafından adeta kan dökülerek alındığından bahsetmemektedirler. Ayrıca ABD ve NATO’nun başta Vietnam olmak üzere tüm kıtalardaki mazlum halkların katili ve düşmanı olduğunu gündemlerine almıyorlar. Sonuçta ABD yanlısı olmaları noktasında Rusya ve Putin karşıtlığı başat durumdadır.

“ Otokratik emperyalistler” ise Putin yanlıları olarak bu savaşta Rusya’yı desteklemekte savunmaktadırlar. Ukrayna’daki neo- Nazilerin varlığı bu eğilimin gerekçesi olmuştur. Ayrıca ABD ve NATO’nun Rusya’yı çevrelemesi de bu savaşın diğer gerekçesi olmuştur. Bu eğilimin Rusya’nın savaşı ve işgali başlatmasının temel saiklerine hiç değinmemesi de siyasi çizgileri gereğidir. Rusya’nın özgün kapitalizminin ve oligarkların egemenliğinin bu savaş ve işgalin nedeni olduğunu da görmemektedirler.

Gelinen noktada savaş güncel saikleriyle böyle devam ederken, içerde Türkiye zeminine baktığımızda kapitalizmin yıkıcı kaos durumu da bütün şiddetiyle sürmektedir. Genelde burjuva temsiliyet sistemi kırılmalar, tıkanmalar yaşayarak yoluna devam ediyor. İktidar ise ne yaparsa yapsın istediği asgari olumlulukları bile görememenin şaşkınlığını yaşıyor. AKP kendi içinde gizlenmeye çalışılan, üzeri örtülmeye çalışılan ciddi yıkım, kaos yaşıyor. Bu derece ötelenen sorunların birikimi, patlamaya yol açarsa sürpriz olmayacaktır. İktidarın diğer kanadı faşizmin anlayışı gereği içte en küçük sesleri bastırıyor. Dışarıda ise kendileriyle küçük çapta ters düşenleri bile saldırarak susturmaya çalışıyor. Bu eğilimde patlamaya hazır sorunları biriktirmektedir.

Seçim dönemine girildiğinden iktidar ve burjuva muhalefet tüm çabasını seçimleri kazanmaya odaklanmış durumda. Özellikle iktidar kanadı 20 yıllık döneminde işlediği suçların yükü ile iktidarı bırakmamak için her yolu mubah görmektedir. Bir iktidar değişiminde burjuva yasalarıyla bile bu suçların bir bölümünün cezasız kalmayacağı bilinmektedir. Geniş emekçi kitlesinin de talepleri bu doğrultudadır. Dolayısıyla normalleşme iç ve dış egemenlerin anlayışı olduğu için emekçilerin hesap sorma talepleri yerine getirilmek zorundadır.

İşte bu somut durum iktidarın suç ortaklığında birlik olmasını zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluk gerçekçi olmadığı için dışarıya dönük saldırganlığa yol açmaktadır. Seçimlerin ertelenmesi de dahil, seçimlerin kazanılması için her boydan hile vb. gündemdedir. Yine siyasi cinayetler gibi kaos durumu da gündemdedir. Son günlerin olaylarına, gelişmelerine genel bir bakış bu olumsuzluğun aynası olacaktır.

Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği Man Adası olayında Yargıtay kararı ile ciddi bir darbe yiyen iktidar, tekrar Peker’e dönmüş gözüküyor. İki milletvekili ( AKP ve MHP milletvekilleri olduğu söyleniyor ) Peker’i arıyor. Bahçeli’yi övmesini istiyor. Ayrıca bugüne kadar yaptıkları açıklamaların reddedilmesini istiyor. Peker’in seçimler yaklaştığında açıklama yapacağı da söyleniyor. Peker’in pazarlıklar sonucu istenilen açıklama yapması sürpriz olmayacaktır. Bu durum iktidarın ciddi bir açmaz ve kırılganlığını göstermektedir. Peker’den böylesi bir talep tükenmişliğin, yeni çözüm üretememenin somut göstergesidir.

Yine iki yasaklama gündemdedir. Bir yanda Kadın Cinayetlerini Durdurma Platformunun kapatılması düşünülmektedir. Gerekçe aileyi yapısını parçalamak ve terör ile bağlantılı olmak. Elbette yasal bir kılıf için bu gerekçeler suni olarak yaratılmıştır. Bu kapatma eğiliminin arka plan saikleri elbette başkadır. Kadınlar özellikle Gezi’den bugüne egemenlere kabus yaşatmaktadırlar. Kendi aralarında düşünce bazında doğal farklılıklar elbette vardır. Ama devlet, iktidar ortaklığına karşı her durumda birlikte hareket etmektedirler. Taleplerinin gerçekleşmesi için tüm devlet şiddetine karşı sokaklarda olmaktadırlar. Toplumsal muhalefetin başat gücü de kadınlardır. Bu kapatma durumu kadınların bu güçlü birliğini parçalamak, bölmek için düşünülmektedir.

Diğer yandan TÜİK’in izin alınmadan istatistikleri yayımlayan kurumlara 1 yıldan 3 yıla kadar ceza öngörülüyor. Bu durum zaten emekçilerden gizlenen enflasyon istatistiklerini yasal hale getirme tutumudur. Aylıkların artırılması enflasyona bağlı olduğu için küçük hesaplar egemenlerin rutin eğilimi olmuştur. Ayrıca ENAG ‘ın gerçek enflasyon rakamlarını açıklanmasının engellenmesi bu yasağın temelini oluşturmaktadır.

Yine böylesi yıkıcı kaos durumu ve yoğun boşlular olduğu koşullar siyasi cinayet veya suikastlerin zemini için uygun koşulları oluşturmaktadır. Örneğin son günlerdeki Bursa’daki cezaevi aracına bombalı tuzak yapılması ve bir infaz koruma memurunun ölümü görülmüştür. Bu olayın bir işaret ve örnek olması sürpriz olmamalıdır. Spekülatif ve hassas bir zemin olması nedeniyle şimdilik daha fazla bir şey söylemek istemediğimizi belirtelim.

Ayrıca bu yıkıcı kaos durumuna örnek olarak İmamoğlu’na dönük saldırılar durmuyor, hız kesmeden devam ediyor. İmamoğlu’nun 2018 de YSK üyelerine hakaretten savcılık tarafından 4 yıl 1 ay hapis istenmiştir. İmamoğlu’na dönük saldırıların çetelesini tutmak giderek zorlaşmaktadır. İstanbul seçimlerinin kaybı özellikle iktidar nezdinde tüm dengeleri alt üst etmiştir. İmamoğlu’nun olası cumhurbaşkanlığı adaylığında Erdoğan’ın kazanma durumu mümkün değildir. Bir de buna uzun vadede İmamoğlu’nun CHP genel başkanı olması eklenirse egemenlerin bir kanadının saldırılarının devam edeceği açıktır.

Bu noktada muhalefet cephesine , Millet İttifakına baktığımızda iktidara hazırlık toplantıları devam etmektedir. Millet İttifakının zorunlu birlikteliği kadar , kırılgan yapısı olduğu da açıktır. Örneğin Demokrat Parti Başkanı Uysalın, “20 yıllık AKP döneminde sorumluluğa ortak olmamış olmak” maddesini şart koşması, Babacan ve Davutoğlu’na gönderme olarak yorumlandı. Davutoğlu’nun bu açıklamaya ciddi tepki gösterdiği söylendi. Hatta Uysal’ın ev sahipliğindeki toplantıya katılmayacağı belirtilmiştir. Daha sonra Uysal yeni bir açıklama yaparak bu açıklamasının Saraya dönük olduğunu belirti. Devreye Kılıçdaroğlu’un girmesi ve Davutoğlu ile görüşmesi krizi şimdilik önlemiş oldu. Ama başta Kürt sorunu olmak üzere diğer konularda sorunlar her boydan kırılmalara yol açacak boyutlarda devam etmektedir.

Tüm bu savaş, iktidar ve muhalefetin somut durumu, sosyalist- komünistlerin ne ve nasıl yapılmasını öne çıkartmaktadır. Bu konularda önceki yazılarımızda yeterli değerlendirmeler yaptığımız için bunları tekrarlamayacağız. Başlıklar halinde vereceğiz.

Kapitalizmin evrensel ve güncel gelişmelerinde Marksizm referansı ve diyalektik olarak netleşmek gerekmektedir. Buna karşı alternatif ve çözüm için yine Marksizm referansı ve diyalektik olarak, proleter devrim, sosyalizm-komünizm konusunda netleşmek de daha da önemli hale gelmiştir.

Artık savaş konusu gündemden düşmeyecektir. Bu anlamda sıcak savaş, soğuk savaş, nükleer savaş, bölgesel savaşlar, yerel savaşlar, dünya savaşları konusu önemli hale gelmiştir. Bu konuların Marksizm çerçevesinde kavranması adeta bir zorunluluk olmuştur.

Yine enflasyon-pahalılık, işsizlik, ücret, gelir düşüklüğü konusunda tarihsel saikler de dahil netleşmek daha önemli hale gelmiştir. Marksizm referansıyla bu konuları sürekli geliştirmek, zenginleştirmek, güncellemek gerekmektedir.

Korona ve benzeri pandemilerin neden ve çözümler konusunda yine tarihsel saiklerleri de dikkate alan açılımları sürekli güncellemek gerekmektedir. Marksizm çerçevesinde bu konuda netleşmek, gelecekte olası pandemilere hazırlık içinde önemli olacaktır.

Mülteciler dönemin en yakıcı konusu olmaya devam edecektir. Irkçılığın panzehiri için hakların kardeşliği ve enternasyonal tutum olmazsa olmaz noktada önemli hale gelmiştir. Marksizm’in bu konudaki ilkeleri tekrar tekrar hatırlanmalı ve yeniden kavranmalıdır.

Kapitalizmin küresel yanı ve dünya sistemi olmasının en görünür ve netleşen döneminden geçiyoruz. Buna karşı emeğin küreselleşmesi ve dünya sistemi olması gerekmektedir. Bunun içinde Komünist Enternasyonal inşası ve Devrimci Komünist İşçi Partisinin yaratılıp, inşası olmazsa olmaz noktada akut hale gelmiştir. Elbette ki bu yapılanmalar evrensel ile güncelliğin diyalektik birliği ile ele alınıp, inşa edilmelidir.

Bu girizgahtan sonra bu bölümde öne çıkan ve önemli gördüğümüz konuların genel değerlendirmesi ile devam ediyoruz.

Son günlerin en yakıcı ve akut çözüm bulunması gereken konusu cezaevleridir. Diyalektik gelişmelerin en net görüldüğü alan olmuştur cezaevi gerçekliği , yani cezaevlerinde işkenceler, ölüm, hak gaspı azalmış veya yok olma sürecine girmiş ise dışarıda da bu alanlarda olumluluk var demektir. Elbette tersi de diyalektik saiklerle geçerlidir. Dolayısıyla içerdeki çığlık duyulmuyorsa dışarıda duyarsızlık egemen demektir. Eğer ismi ve etkinliği olan Aysel Tuğluk bile resmi sağlık raporuyla hastalığı kesin olmasına rağmen neden bırakılmamaktadır. Son bir iki ay içinde 10 tutsağın ölümü, öldürülmesi ne anlama geliyor. Tüm bunlar dışarının duyarsızlığı, mücadele eksikliği veya yokluğundan kaynaklıdır.

Artık kapitalist devletin sınıfsal yanı olan açık şiddet gizlenemez noktada cezaevlerinde uygulanmaktadır. İşkence ve ölümler siyasiler dışında , adli tutukluları da kapsamış durumdadır. Son günlerde Silivri cezaevinde işkenceler ile ölüm olayı yeniden cezaevlerini gündeme taşımış, tartışmalar başlatmıştır. Yine bu işkence ve ölümden sorumlu olanların kalp krizi veya intihar açıklamaları da sürpriz olmamıştır. Kapitalizmin kirliliği ve faşizmin karanlığının en somut görünür yerleri cezaevleri olmuştur. Sonuçta işkence ve ölümlerin vahşeti devam etmektedir. Hasta tutsaklar ise cezaevinden adeta ölerek tahliye oluyorlar. Ellerinde valizleri ile değil, tabutlarla tahliye oluyorlar.

Mülteciler veya göçmenler sorunu insanlık dramı olarak dünya genelini kapsayarak devam ediyor. Son günlerde mülteciler konusu yoğun bir şekilde iktidar ve muhalefet tarafından gündeme getirilmiş durumdadır. İktidar ve muhalefet kendi çıkarlar noktasında sürekli görüş değiştiriyorlar. Bu görüşler içinde mültecilerin varlığı, onlara karşı zulüm ve eziyet yapılması ya yoktur veya yok denecek kadar azdır. Mültecileri alırken de veya onları gönderilmeleri istenirken başat olarak küçük hesaplar gündemdedir. Üç yüz bin kişiye vatandaşlık verilmesi oya dönük kirliliktir.

Erdoğan’ın önce göndermeyeceğiz açıklaması, daha sonra göndereceğiz mealli açıklaması elbette kendi çıkarlarına dönüktür. Bahçeli ve Soylu’nun bayramda gidenleri almayacağız açıklamaları açıktan ırkçılıktır. Burjuva muhalefetin de açıklamaları özünde farklı değildir. Mülteciler davul zurnayla düğüne , bayrama gitmeyeceklerdir. Yakılmış, yıkılmış bir ülkeye gideceklerdir. Örneğin her şey hazır diye alınan mülteciler için çok şey veya hiçbir şey yapılmaması sürpriz olmayacaktır. Bu noktada sosyal demokratların ne yapalım bize söz verdiler yapmadılar, bizim yapacağımız bir şey yok demeleri de olağan olacaktır.

Elbette özellikle savaş mağdurları olarak mülteci olan bu insanlar en yakınlarını, mülklerini vb. bırakarak göç etmektedirler. Dolayısıyla tekrar geri dönmek istemeleri en insani taleptir. Ama bunu bütünsel olarak çözecek olanlar egemenler olmayacaktır. Ancak tüm emekçi halkların ortak mücadelesi sonucu bu taleplerin fiili olarak kazanımı mümkün olacaktır. Türkiye’de doğan çocukların ve işi vb. olan gençlerin geri dönmesi zor olacağı için onları zorlamak işkence ve eziyet olacaktır.

Mülteciler patronlar için ucuz işgücü olarak yoğun sömürü altındadırlar. En ağır işlerde çalışmaktadırlar. Çalışma saatleri de uzundur. Bu noktada Türkiyeli işçi ve emekçilerin işsizlik ve ücret düşüklüğünü mültecilere bağlamaları yanlıştır, illüzyondur. İşsizlik ve ücret düşüklüğünün nedeni kapitalizmdir. Çözümde kapitalizme karşı mülteci işçilerle ortak mücadeleden geçmektedir. Mülteciler konusunun en önemli bir başka yanı da ırkçılıktır. Son dönemde Ankara Altındağ’da ırkçı saldırılar ölümle sonuçlanarak konunun önemini göstermektedir. Elbette istemediğimiz bir öngörü olarak Kürt-Türk, Alevi-Sunni arasında lokal olaylar olsa da bu ülke çapına yayılmamıştır. Ama gelinen noktada ki kapitalizmin yeniden üretim kanallarındaki tıkanmalar ve yoğun bir ırkçı zemin mülteciler ile ülke çapında savaşın potansiyelini taşımaktadır.

SONUÇ YERİNE

Küresel kapitalizmin kirliği devam ederken ona karşı direniş ve mücadelede sürmektedir. Medyaya yansıyanlar dışında daha fazla direniş ve eylemlilik de olması mümkündür. 7 milyarlık dünya nüfusunun , 6 milyarı cep telefonuna sahipken ancak 4,5 milyarı uygun koşullar taşıyan tuvalet kullanıyor. 2,5 milyar kişi ise yeterli şekilde olan tuvalet kullanamıyor. 1,1 milyar kişi de tuvalet ihtiyacını açık alanda gideriyor. NASA ise yer çekimine uygun , 23 milyar dolar değerindeki tuvaleti denemi için uzaya gönderdiğini açıklıyor. İşte kapitalizm insanlık dışı kör adaleti.

Kapitalizmin bu kirliliğine karşı, kapitalizmin- emperyalizmin merkez ülkeleri olan ABD ve İngiltere’de dar gelirli, yoksul insanların hükümet karşıtı gösterileri devam etmektedir. Yine ABD’de Amazon, Apple, Google işçilerinin sendikalaşma faaliyeti uzun zamandır hız kesmeden devam etmektedir. Bu nesnel durum da göstermektedir ki kapitalimin kriz çöküş hali yalnız zayıf halkalarda isyanlar, ayaklanmalar üretmeyecektir. Güçlü halka olan bu tip ülkeleri de kapsayacak şekilde potansiyel taşımaktadır.

Türkiye’de de işçi ve emekçiler kapitalizmin kirliliği ve yıkımına karşı mücadelelerine devam ediyorlar. Adeta günlük etiketlerin değiştiği enflasyon-pahalılık el ve cep yakar duruma gelmiştir. İşsizlik patlamaya, yükselmeye devam etmektedir. Enflasyona- pahalılığa karşı asgari korunak olan ücretlerin alım gücü giderek düşmektedir. Bu noktada özellikle Ocak zamlarına karşı işçiler farklı yerlerde 120’yi aşan grev, direniş gerçekleştirmişlerdir.

Kapitalizmin yıkımı somut saikleriyle aleni olarak yaşanmaktadır. Bu duruma rağmen Erdoğan’ın ekonomimiz iyi, işsizlik yok açıklaması bir yanıyla akıl tutulmasıdır. Böyle durumlarda Arınç fahri görevli olarak devreye girer, söyledikleri ile ilk başlarda iktidar karşıtı anlaşılır. Pahalılıktan yakınan Arınç insanlar cebine giren paraya bakar, cebinden çıkan paraya bakar diyerek olumsuzluğu anlatmaktadır. Ama aynı Arınç çözümün adresi olarak AKP’yi göstermektedir.( Pahalılıktan şikayetçi olan insanlar kime oy vereceksin diye sorulduğunda AKP’ye vereceğim demeleri gibi )

Erdoğan’ın ekonomimiz iyi, işsizlik yok açıklaması, bir yanıyla kişisel, psikolojik durumu ile ilgilidir. Dağılmış, yalpalayan, kırılgan bir kişiliğin şaşkınlığının dışa vuran halidir. Bu anlamda bir akıl tutulmasıdır. Diğer yandan ise kendi otantik kitlesinden kopuşları engellemek ve kalanların tutmak için yapılan bir açıklamadır. Yüzde 95 e yakın medyanın kendi kontrolünde olduğu koşullarda insanların tek bilgi kaynağı bu medyadır. Adeta bu medya ile beslenen geniş bir kitle başka bir bilgilenme kaynağından yosundur. Bu koşullarda bu geniş kitle Erdoğan’ın açıklamalarını doğru sanmaktadır. Bir de buna din eklendiğinde manipülasyon tamamlanmaktadır.

Yine Erdoğan sanat camiasının bir kesimine iftar yemeği vererek sınıfsal tarafını aleni göstermiştir. Öyle ki Saray’da fakir fukaraya iftar yemeği diye ironisi bile yapılmıştır. Bu yemeğe katılan insanlar gerçek sanatın, sanatçılığın asgari gerekliliğine sahip değillerdir. Gerçek sanatçı iktidarlara karşı muhalif duruş sergiler, bu anlamda protest özelliklere sahiptir. Ya da sanatın soyut ve yaratıcı yanını öne çıkarandır. Bu sanatçı demekten itina ettiğim zevat sanatı küçük çıkarlarına alet etmektedirler. Sanatı bütünüyle zenginleşmek, servet biriktirmenin aracı olarak görmektedirler.

Nasıl ki sermaye sınıfı, patronlar devlet desteğiyle zenginleşmişler, servet sahibi olmuşlarsa, bu zevatta devlet desteği ile servetlerini katlamışlar, palazlanmışlardır. Pandeminin en yıkıcı döneminde insanlar aç ve işsizlikten adeta kırılırlarken bu asalaklar geceler düzenlemişlerdir. Bu gecelerden emekçilerin olan milyonlar almışlardır. Erdoğan’ın sürekli gündeme getirdiği sanat-kültür alanında egemen olamadık açıklaması bir serzenişten ziyade, yenilginin itirafıdır. Dolayısıyla Erdoğan’ın bu yenilgisi yalnızca muhaliflerin sanat alanındaki egemenliği ile değildir. Aynı zamanda katılanların niceliğine-niteliğine baktığımızda daha önce kendilerinden olan bir çok insanı kaybettiği de açıktır. Sonuçta gerçek sanat muhaliftir, protest yanlısıdır. Ne yaparsanız yapın bu alana egemen olamazsınız, ancak havanızı alırsınız.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.