Küresel kapitalizm- emperyalizm ve alt-emperyalizm gelinen aşamada kriz ve çöküş koşullarının tıkanması ve sürdürülemezlik noktasının çözümünü başat olarak savaş üreterek çözmeye çalışıyor. Bu durum şimdilik yerel, bölgesel savaşlar olarak yaşanıyor. Bu yerel, bölgesel savaşlarının basıncı ve aktifliği, dinamikliği diyalektik saiklerle başlamış olan dünya savaşının bütünsel dünya savaşı olarak yayılmasının zeminini yaratmış durumdadır. Böylesi bir kapitalizm-emperyalizmin nesnel ve öznel saiklerle varlığı koşullarında zorunlu olarak uygulayacağı savaş ekonomisi ve onun somut ifadesi olan savaş bütçesi uygulaması görünür bir şekilde devrimci durum yaratacaktır. Bu durum somut olarak küresel çapta savaş karşıtı direniş ve mücadele ile yaşanmaktadır. Bu devrimci durumun işaretleri görünür şekliyle yalnızca zayıf halkalarda değil, güçlü halkalarda da devam etmektedir. ABD içindeki ülke bütününe yayılan ve 10 milyona ulaştığı söylenen mitingler, eylemlilik yine Avrupa çapında mitingler ve eylemlilik güçlü halkalar için önemli örnekler olmuştur. Bu noktada küresel çapta öngörülmeyen veya beklenmeyen gelişmeler olması sürpriz olmayacaktır.
Dolayısıyla bugün ve süreçte de savaş üzerine değerlendirmeler gündem olmaya devam edecektir. Bizlerde bu yazıda da savaş üzerine güncel gelişmelerin değerlendirilmesine devam ediyoruz.
Bu noktada savaşların süreçteki akıbetine dönük yaşanmış bir pratik, örnek ve adeta ders niteliğinde Ho Şi Minh’in sözleriyle başlamak istiyoruz. Bugün de güncel olan “ Bir iki üç daha fazla Vietnam” ve Vietnam Savaşı sırasında “ Sizden öldürdüğümüz her bir kişiye karşı siz bizden on kişiyi öldürebilirsiniz, ama buna rağmen siz kaybedeceksiniz, biz kazanacağız” demiştir. Bu sözler bugünde emperyalist ve sömürgeci savaşlar için güncellendiği noktada önemini korumaktadır. Dolayısıyla resmi rakamlara göre İran’da 125 binden fazla sivil hedef bombalanmış ve ölü sayısı 3 binin üzerinde olmasına rağmen bu aşamada bile devasa gücüne rağmen kazanan ABD olmamıştır.
Gelinen noktada kısa süreli bir ateşkes dışında, ABD-İsrail İran arasında barış bile olsa bu gerçek kalıcı barış olmayacaktır. Çünkü bütün kapitalist-emperyalistler için olduğu gibi ABD içinde barış sadece yeni bir savaşa ihtiyaç duyulmasına kadar verilmiş bir aradır. Dolayısıyla İran savaşı kısa kesintilerine rağmen devam edecektir. Bu noktada güncel gelişmeler olarak ateşkes öncesi ve ateşkesle birlikte somut gelişmelere bakmak ve değerlendirmek önemli olacaktır. Öncelikle şunu belirtelim. Trump gibi ırkçı-faşist bir kişiliğin istikrarsız, onlarca yalana başvurması kendiliğinden, tesadüflere bağlı bir tasarruf değildir. ABD kapitalizm-emperyalizmi her dönem ve konjonktürde sistemin gereğini yerine getiren başkanlar çıkarmıştır. Açık ve net olarak görülmüştür ki ABD hegemonya (yalnızca açık şiddet olan savaş dışında bütünsel anlamda rıza üretmede zorlanmak anlamında ) olarak inişte ve tek büyük güç olma özelliğini kaybetmiştir. ABD kapitalizmi-emperyalizminin bu güç kaybı anlamında açığı ve boşluğu ancak Trump gibi ırkçı-faşist bir kaçık doldurabilirdi somutta gerçekleşen de bu olmuştur.
Gelinen ve gidilen süreçte Trump’ta prestij kaybı anlamında yüksek bir ivme ile inişe geçmiş durumdadır. Bu derece haydutluk ve korsanlık yapanların yalancının mumu anlamında akıbeti meçhul değil açık olarak bellidir. Öyle ki eyalet seçimlerinde Cumhuriyetçi adayları seçen komşuları bile Trump’ın desteklediği aday yerine deneyimsiz bir Demokrat Partiliye oy vermiştir. Yine İran’a karşı girişilen savaşın ortasında ve artan fiyatlar karşısında demokrat aday bütün kampanyasını geçim sıkıntısı ve enflasyon üzerine kurdu ve kazandı. Dolayısıyla İran’a karşı devam eden emperyalist-siyonist saldırılar ne seçmenler ne de Trumpçıların kanaat önderleri arasında popüler. Trump’ın kendisi panik açıklamalar yaparken kendi atadığı istihbaratçılar istifa ediyor. Elbette İran’ın direnişi devam ettikçe bu çatlaklar, karşıt sesler ve panik daha da büyüyecek. Aylardır her ankette Amerikalıların çoğunluğu İran’la bir savaşa karşı ve son anketlerde her 10 Amerikalıdan 6’ sı Trump’ın savaşı yönetme biçimini onaylamıyor.
Ayrıca Trump’ın piyasaları rahatlatmak için söylediği yalanlara rağmen örneğin benzin fiyatları ABD genelinde ABD-İsrail’in İran’ı bombalamasından bu yana yüzde 40’ın üzerinde arttı. Dizel yüzde 50 arttı, uçak yakıtı fiyatları ikiye katlandı. Çiftçiler gübre bulamıyor, çünkü ithal gübrenin önemli bir kısmı Hürmüz Boğazından geçiyor. Benzer şekilde önemli miktarda doğal gaz ve petrokimya ürünlerinin tedariki de sekteye uğruyor. Amerikalıların üçte birinin sağlık masraflarını karşılayabilmek için günde bir öğünden feragat ettiği bir dönemde zaten popüler olmayan bu savaş sonucu artan yakıt ve gübre fiyatları ulaşım ve gıda fiyatlarını daha da arttıracak. Dolayısıyla Soykırım karşıtı hareket ile ülke genelinde milyonları alanlara çeken Trump karşıtı “ krallara hayır” gibi hareketler önümüzdeki günlerde savaş karşıtlığı altında birleşebilir ve önümüzdeki ara seçimde bu noktada Trump ve Cumhuriyetçilerin savaş ve pahalılık yüzünden kaybetmesinin kesin olduğu söyleniyor.
Yine İran bugüne kadar ABD ve İsrail’in milyarlarca dolar değerinde radar, askeri hava aracı ve ekipmanını yok etti, ya da bu sistemlere ve ekipmanlara büyük zararlar verdi. Pentagon’un kendi yalan dolan hesaplarına göre bile sadece ABD’nin 3 milyar dolara yakın kaybı var. Gelinen aşamada somut duruma bakıldığında İran “ Diren ve karşı tarafı tüket” diye özetlenebilecek strateji çerçevesinde hareket etmektedir. Savaş uzadıkça ABD için maliyetler her anlamda artacak. Açık ve net bir durum olarak maliyetler ve hayat pahalılığı arttıkça, ABD rejiminde çatlaklar derinleştikçe, savaş karşıtı hareket sokaklara indikçe, direniş Lübnan, Irak, Yemen’e yayıldıkça, ABD’nin kendi başlattığı bu emperyalist-siyonist savaşı kazanması mümkün görünmüyor.
Ayrıca İran savaşı tek düze, düz bir çizgide değil diyalektik saiklerle mitolojik ve dinsel bağlantıları ve boyutları çerçevesinde de önemini koruyarak devam etmektedir.
İran savaşı-saldırısı, ilk günden beri mitolojik, dinsel bir manaya büründürülmeye çalışıldı. İlk günden itibaren İran’a yapılan saldırının “ Armagedon”, yani iyilik ile kötülük arasındaki son büyük savaş olduğu söylendi. Kıyamet beklentisi ve dünyanın sonundan önce adaletin hüküm süreceği “bin yıl” inancı sadece dini bir akide olarak kalmamış, tarih boyunca pek çok siyasal hareketlenmelere ideolojik bir çerçeve sunmuştur. 16. yüzyılda Alman ve Protestan isyancı Thomas Müntzer’den, 17.yüzyılda Oliver Cronwell üzerinde etkili olmaya çalışan İngiliz radikal dindarlarına, İslam coğrafyasının bitmek bilmeyen mehdilerinden, Führer’in “bin yıllık imparatorluk” söylemiyle kurulan Üçüncü Reich’ına kadar pek çok tarihsel olayın ideolojik kurgusunda önemli yer işgal etmişti.
Dolayısıyla kıyamet, dünya halkları için hukuki bir umut olmuştur. Zalimlerin ve adillerin bir arada bulunacağı “mahşeri kalabalık”, zalimlerin ( Elbette adillerin ebedi zaferini görsünler diye ) kendi utanç ve zilletlerine uyandıkları o büyük “yargı günü” inancı, yeryüzündeki adaletsizliğe duyulan öfkeyi yatıştırmada büyük rol oynamıştır; peygamberlerin politik vaadi, nihayet o gün gerçekleşecektir. Tüm İsrail halkı değil ama belli ki soykırımcı siyonistler kuzgunlarda Musa’nın vaadini gördüler. Sonuçta mitolojik ve dinsel aidiyetler ideolojik arka plan ile birlikte hemen tüm savaşların adeta alameti-farikası olmuştur.
Son ateşkese dair duruma gelirsek, bir yanılsamayı atlamamak gerekiyor. Haberlerde ve sosyal medyada dolaşıma giren 10 ve 15 maddelik metinler tarafların kabul ettiği şartlar değil, iki haftalık ateşkes süresinde müzakere etmeyi kabul ettikleri şartların listeleri. Dolayısıyla iki tarafın şartlarında yeni bir şey yok. Örneğin İran tarafının şartlarına bakıyoruz.
-Savaşın bitmesi ve saldırıların tamamen durdurulması, tekrar saldırılmayacağının garanti edilmesi.- İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik haklarının kabulü.- Uranyum zenginleştirme dahil nükleer çalışmaların devamının kabul edilmesi.-İran’a yönelik ABD, AB ve BM tarafından uygulanan yaptırımların kaldırılması.-İran’a tazminat ödenmesi.- Lübnan dahil İran tarafından desteklenen bölgelere, gruplara yönelik saldırıların durdurulması.
Amerika-İsrail cephesinin şartlarına bakıyoruz.
-Uranyum zenginleştirme hatta nükleer çalışmalara son verilsin.-Balistik füze programı sınırlandırılsın hatta sona ersin.-Hürmüz İran’ın kontrolünden çıkarılsın.- İran Irak’tan Lübnan’a ve Yemen’e kadar desteklediği silahlı/ siyasi gruplar ile bağını kessin.
Elbette her müzakerelerin açık şartları dışında, gizli ve açık şatlara girmeyen maddelerin olması çok kez görülen gerçeklerdir. Örneğin İran’ın petrol başta olmak üzere yer altı kaynaklarının ABD ve Batı kontrolüne alınması gibi. Bu arada ABD-İsrail cephesinin İran’da rejim değişikliğini sağlamak, İran’ın demokratikleşme sürecinin önünü açmak gibi hedefleri kesinlikle yok. Bu cephe açısından İran’da süper baskıcı bir yönetim olabilir, önemli olan ABD-İsrail cephesi ile iyi ilişkiler kurması!. Bu noktada ateşkesi şüpheli kılan faktörlere bakıldığında öncelikle ABD Başkanı Trump’ın oldukça öngörülmez ve dengesiz olduğu; ABD’deki dış işleri ve güvenlik kurumları ile arasındaki politika farklılıkları sebebiyle sık sık yalpaladığı aşikar. Ancak Trump’ın aslında açıkça bir savaş suçu olan “ Bir medeniyeti tarihe gömeceğiz” açıklamasından saatler sonra böyle bir ateşkesi kabul etmesini, sadece Trump’ın öngörülemezliği ile açıklamak mümkün değil. En olası sebeplerle ve senaryolara bakacak olursak listenin başında İran savaşıyla iyice belirginleşen ABD-AB-NATO çatlağı var.
Elbette ateşkes için ABD-Trump’ın diğer uygulamaları da etkili oldu. Trump’ın AB ülkelerini en azından NATO şemsiyesini altında savaşa dahil etmek için birçok kez girişimlerde bulunduğu, açıklamalar yaptığı biliniyor. Trump’ın “ Hürmüz Boğazından geçen petrolün, doğal gazın, yer altı kaynaklarının alıcısı olan ülkeler de ellerini taşın altına koysun” şeklinde özetlenebilecek bu girişimlerine olumsuz cevaplar geldi ve İran savaşı bir ABD-İran savaşı olarak kaldı. Bu durum ABD içinde hem kurumsal yapıyı hem de kamuoyunu olumsuz etkiledi, “ Biz neden İran ile savaşıyoruz? Hedefimiz ne?” tartışmalarını alevlendirdi. Ayrıca İran-İsrail mücadelesinin ABD-İran savaşına dönüşmesi de Trump’ın kamuoyunun desteğini azaltmakla kalmadı, kurumsal yapı içinde de “ Biz neden sürekli İsrail’i kayıtsız şartsız destekliyoruz ve neden İsrail için savaşıyoruz?” sorularının yüksek sesle sorulmasına neden oldu. Bir diğer önemli faktör ise İran’da iç savaş benzeri bir sürecin başlatılamamış olması. ABD bu yönde girişimlerde bulundu, Trump övünerek duyurdu bu girişimleri ancak ne iç savaş başladı ne de kitleler halinde İranlılar sokaklara döküldü! Yani “Dışardan biz vururuz, içerde rejimden bıkmış olan milyonlar sokaklara iner ve bu iş hallolur” adeta elde patladı.
Sonuçta bu noktada toparlayacak olursak, iki haftalık ateşkes süreci oldukça kırılgan ve tansiyonun yüksek olduğu bir süreç olacak gibi görünüyor. Bu süreçte ABD ile AB ve NATO arasındaki çatlağın iyice büyümesi, ABD ülkelerinin İran ile uzlaşma girişimlerine ABD’nin taş koyması beklenebilir. Yine ABD-İran arasında yapılacağı söylenen müzakerelerin aslında ABD-Çin-AB ülkeleri ve Körfez ülkeleri arasında geçmesi mümkündür. Dolayısıyla ateş düştüğü yeri yakar misali bu iki haftalık ateşkesin bile önemli olduğu insanların nefes aldığı ölümlerin durduğu yaşamın önemine dair bir gerçekliktir. Ama kapitalist- emperyalist haydutların, vahşi korsanların kandan beslendikleri için sürekli savaş üretmeleri ve bu savaşları yaymaları hemen her durumda beklenmelidir. Bu durum sürpriz olmadığı için İran savaşı yalnız bu ateşkesin bozulması değil süreçte diğer ateşkesler olduğunda bile yeniden başlamanın dinamik ve potansiyel zeminini (Özel ve devlet mülkiyeti olarak kapitalist mülkiyetin varlığı ile) devam ettirmektedir.
Bu bölüme savaşlarla da bağlantısı olan ve ABD içinde potansiyel bir dinamik olan işçi sınıfının genel durumuna dönük bir değerlendirme yapmak da önemli olacaktır.
Bir illüzyon olarak görülse de en azından bir noktada, Amerika’da işçi sınıfı uzun bir süredir Cumhuriyetçilere kaymış durumda. Trump ise bunu hızlandırdı. 2024 seçimlerde, sendikalı işçilerin bile yarısına yakını sağı tercih etti. 2016’daki seçimlerle karşılaştırıldığında, Hispanik ve siyah işçiler arasında dahi Trump’a belirgin bir kayma görüldü. Son verilere göre bakıldığında ise, 2024te Trump’a oy verenlerin yüzde yirmisi, 2028 seçimlerinde Cumhuriyetçileri desteklemeyi düşünmüyor. Bu değişim en çok işçi sınıfının saflarında yaşanıyor. Siyahlar, Hispanikler ve en yoksullar, sağa sırtını dönen işçiler arasında en ağırlıklı gruplar. Fakat birçok beyaz işçi bile Trump’tan soğumakta. Elbette Trump’tan vazgeçme eğilimi gösteren seçmenler, Demokratlara oy vermek konusunda da isteksiz. Şimdilik ya kimseye oy vermeyecekleri ya da kararsız olduklarını söylüyorlar. İki sermaye partisi arasında sıkışan işçilerin, siyasete bu kadar yabancı olmasında şaşırtıcı bir şey yok.
O süreçte 2024’te Trump’ın bazı işçileri nasıl kazandığına bakıldığında, savaşlara son vereceği, istihdam yaratacağı vaatleriyle. Bunlar kadar, göçü durdurma sözü de etkiliydi. Ancak işçi düşmanı liberallerin, “ Bakın gördünüz mü, cahil halk çok yobaz” çıkarımlarının aksine, birçok insanın bu vaatten dolayı umutlanmasının sebebi, göç yavaşlayınca istihdamın artacağı düşüncesiydi. Böyle olmadığı görüldü. Şimdi Trump’tan soğuyan seçmenlerin bir kısmı, göçmenlere yapılan muameleyi insanlık dışı bulduğunu da söylüyor anketlerde. Bu noktada beyaz işçilerin durumuna bakıldığında, hayatın hemen her alanında sömürülen, dışlanan, aşağılanan beyaz işçiler, “düşmanlarının” kendilerinden daha çok acı çekmesiyle avunuyor. Elbette Cumhuriyetçilerin arsız pazarlığını reddeden yığınla beyaz işçi var. Bir o kadar önemlisi, bir seçimde cebine bakarak, diğer seçimde öfkesine bakarak oy verenler.
Dolayısıyla Trump destekçisi işçiler ne kandırılmış kuklalar ne de basitçe ırksal ve erkek egemen çıkarlarını her durumda ekonomik çıkarlarının önüne koyan kültür savaşçıları. Sadece ve sadece ırksal, dini, cinsel, vb. ayrıcalıklarından dolayı Cumhuriyetçilere her durumda sadık kalan işçiler, sınıfın küçük bir azınlığı. Bu işçilerin Trump’ı bırakıp başka bir yol seçmemelerinin en büyük nedeni “yanlış bilinç” ya da “cehalet” değil, bir alternatif olmamasıdır. Sermayenin utangaç partisi Demokratların, işçilere –yerine göre- Cumhuriyetçilerden dahi çok zarar veren bir odak olması.
Sonuçta, sermayenin utanmaz partisi Cumhuriyetçiler, işçilerden “Amerika’nın düşmanlarına duydukları öfkeyle beslenmelerini, hayat pahalılığını ve ödedikleri bedelleri kafaya takmamalarını bekliyor. Bütün bu manipülasyonlara ve olumsuzluklara rağmen işçi sınıfı direniyor, mücadele ediyor. Elbette bu oyunu tamamen bozmanın yolu ise işçi sınıfı için iki sermaye partisine de sırt dönüp, kendiliğinden sınıf konumundan, kendisi için sınıf konuma yükselmesidir. Bunun somut ifadesi ise sınıf bilinçli ve sosyalist işçilerin öncülüğünde kendi partilerini yaratmaları ve inşa etmeleri olacaktır. Bu durum işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olmasının da gerçekçi ifadesi olacaktır.
Bu bölüme de gelinen aşama ve güncellik olarak bir kez daha Küba üzerine değerlendirmeyle devam etmek istiyoruz.
ABD’nin Küba’ya uyguladığı blokajın yılbaşından bu yana şiddetini artırarak devam etmesi, ülkedeki günlük hayatın daha önce görülmemiş bir biçimde durma noktasına gelmesine sebep oldu. Ancak yakın bir zamanda ABD ilk defa “insani yardım amaçlı” olarak 100 bin varillik bir petrol sevkiyatının yapılmasına izin verdi. Küba ise 2000’den fazla mahkumu serbest bırakarak ABD’nin bu “jestine” karşılık verdi. Bu sınırlı yumuşamada iki ülkenin Meksika’da sürdürdükleri müzakereler mi rol oynadı, yoksa ABD’nin İran savaşı ile öncelikleri mi değişti bilinmiyor. Ancak iddialara göre, Küba’da yeni bir ekonomik reform sürecinin başlayacağı söyleniyor ve bunun yeni yönetimle olamayacağı ABD tarafı için yeterli bir kazanım olarak görülüyor. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde Trump yönetiminin Küba’da bir rejim değişikliği gerçekleştirdiklerini iddia ederek zafer ilan edeceğini tahmin edebiliriz.
Eğer iddialar doğru ise ve Küba içinde ABD’nin de yer alacağı-ABD sermayesinin demek daha doğru olabilir- bir ekonomik dönüşüm içine girecek ise, Küba’nın da Trump yönetimini yatıştırma stratejisini benimseyen ülkeler kervanına katıldığı söylemek mümkün olacak. Bu rejim değişikliğini gerçekleştirmek için ABD yıllardır uyguladığı ambargoyu sıkılaştırdı ve Trump Küba’yı işgal edeceğinden bahsetmeye başladı. Elbette ABD’nin Küba’yı boğma çabası yeni değil. 1959 Devriminin hemen ardından, adayı jeopolitik arak bahçesi olarak gören Washington yönetimi, kontrolü kaybedince tarihin en uzun süreli, en acımasız ekonomik ablukalarından birini devreye soktu. Bunun somut ifadesi, Küba’nın ekonomik hayatını zayıflatmak, parasal ve reel ücretleri düşürmek, açlık ve umutsuzluk yaratarak hükümetin devrilmesini sağlamak olarak belirtildi.
Bugün ise tablo çok daha ağır ve can yakıcı, Trump yönetiminin 2025’te yeniden göreve gelmesiyle birlikte, Küba’yı “ Terörizmi destekleyen devletler” listesine haksızca tekrar ekleyen ABD, Küba’ya petrol taşıyan gemilere ve şirketlere ağır yaptırımlar uyguluyor. Bugün bazı Küba şehirlerinde günde 20 saati bulan elektrik kesintileri sadece evlere değil, Küba’nın herkes için eşit ve ücretsiz kamu sağlığı sistemini de vurmuş durumda. Şu an Küba’da tıbbı malzeme, ilaç ve elektrik yetersizliğinden dolayı 11 binden fazla çocuk ameliyat sırası bekliyor. Hastanelerdeki kuvözlerin ve sterilizasyon cihazlarının elektriksizlikten çalışamaması, hamile kadınların yeterince beslenememesi yüzünden bebek ölüm hızı ülke genelinde binde 4.0 seviyelerinden binde 9.9’a, başkent Havana’da ise binde 14 gibi korkunç bir seviyeye yükseldi. Öyle ki bir cihazın içinde yüzde 10’dan fazla Amerikan yapımı parça var diye bu cihazın Küba’ya satılmasının yasak olması, hastaların tamamen önlenebilir sebeplerden hayatını kaybetmesine yol açtı.
Uzatmadan devam edersek, elbette Küba için sosyalizmin son kalesi diyenler, kendi siyasi çizgileri gereği olarak ezberlerini bozmadan, yıkılanların olumsuzluğunu o tarzda yıkılmayan Küba’yı öne çıkararak bu boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Bu durum gerçeğin devrimci ve doğru olduğunu reddetmek, sorgulamadan mutlaklara hapsolmak, felsefi olarak materyalizm-diyalektik çizginin de reddi idealizmin kabulü olmuştur. Her devletleştirmeyi sosyalizmle aynılaştıranlar ve eşitleyenler, her sosyalizasyon uygulamalarını da sosyalizm olarak görmek yanlışlığına düşmüşlerdir. Oysa bu sosyal adımlar ve emperyalizm karşıtlığı ve arka bahçe olarak ABD emperyalizme karşı olmak ilerici adımlar olarak Küba’nın özgünlüğünü ve farkını göstermektedir. Oysa Devrimci Marksizm’in programında sosyalizm-komünizm kısaca( önceki yazılarımızda konu ile ilgili daha geniş değerlendirmeler yaptığımızı belirtelim ) kapitalist devletin devir alınması veya ele geçirilmesi değildir. Dar bir öncü kadronun değil, geniş bir proletarya kitlesinin devrimiyle kapitalist devletin parçalanması ile üretenin bütünsel olarak yönetici olduğu yeni bir (sönümlenmeye ve giderek yok olmaya aday ) siyasi örgütlenmenin inşasıdır.
Yine sosyalizm-komünizm üretim ve tüketim araçlarının toplumsallaşması veya sosyalleşmesinin özgün adıdır. Bunun süreçteki somut durumu işgücünün meta olmasının ortadan kalkması ve nihai amaç olarak meta üretimin ortadan kalkmasıdır. Konumuz ile baktığımızda ise daha da önemli olan tek ülkede devrimin olması ile tek ülkede sosyalizmin inşasının olamayacağının karıştırılması olmuştur. Eğer çok ülkede sosyalizm inşa edilmiş olsaydı, Küba’ya bütünsel enternasyonal destekle bugünkü abluka mümkün olamazdı.
Elbette Gazze’de ve İran’da bombalarla öldürülen on binlerce çocuğun yanında Küba’da ambargo ile öldürülen çocukların gerçekliği görüldüğünde ABD-İsrail haydutluğunun vahşiliği, çürümüşlüğü, geberen olması noktasında Küba’nın ilerici kazanımları amasız, fakatsız ısrarla savunulmalı ve desteklenmelidir. Bu noktada Küba’ya dönük rejim ihracına kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Gelinen aşamada bizlerin Küba konusunda savunumuzun, tezlerimizin teyidinin yaşanması yani sosyalizmin son kale olmasının gerçek olmadığının görülmesine rağmen bizlerin Küba’nın bugünkü yıkımını olumlu şekilde görmemiz asla devrimci-sosyalizm-komünist tutum olamaz. Çünkü söz konusu olan çocuklar dahil milyonlarca insanın yaşamını adeta çekilmez şekilde bütünsel karanlığa mahkum edilmesidir. Dolayısıyla Küba işçi ve emekçileri kısa vade de bu yıkım ve ablukayı aşacaklar, uzun vadede ise Devrimci Marksist sosyalizm-komünizm ile kalıcı kurtuluşa ulaşacaklardır.
SONUÇ YERİNE
Bu bölüme Mahir Çayan’ların Kızıldere katliamının yıldönümünde geçmiş yıllardan daha yoğun tartışmalar ile anılmalarını önemli bularak bizlerde önemli gördüğümüz yanları öne çıkararak katkı sunmak istiyoruz.
Mahir Çayan 26 yaşında teorik literatürün çok dar ve yetersiz olduğu (Örneğin okuduğu kitap sayısı 52 ) koşularda ve Stalinizmin bütünsel egemen olduğu koşullarda diyalektik saiklerle ezberlerden ve mutlaklardan arınarak geliştirdiği tezler dönemin üzerinde olup bugünde önemini korumaktadır. Yani adı konsun veya konmasın teorinin önemini “ Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” önermesi ile dönemdeki ilk görenlerden olmuştur. Devrimci teorinin ancak pratiğe geçtiğinde maddi güç olacağını da bizzat ölümü göze alarak hayata geçirerek yine dönemin ilklerinden biri olmuştur. Bu pratik tutum da “ Dünyayı yalnızca yorumlamak değil, değiştirmek gerekir” önermesiyle örtüşerek gerçek bir praksis olmuştur.
Elbette bizler konu ile ilgili bu genel değerlendirmede Mahir’in kesintisiz tezleri üzerinde değerlendirme yapmayacağız. Bu Çayan’ın teorik tezlerinin önemsizliğinden veya gereksizliğinden kaynaklı değildir. Bu tezlerin yanlışlarının devrimci tarzda aşılması ve doğrularının diyalektik olarak kabulünden kaynaklıdır. Bu tartışmalar çok kez yapılmış olup bugünde bu konuların tartışılması elbette mümkündür. Ama bizler bugün ve geleceği kazanmak doğrultusunda Çayan’ın savundukları fikirler ve pratik yaşamından Devrimci Marksist çıkarsamalar ve ipuçları ile ilgili yanlara değinerek yeni bir praksise ulaşmanın gerçekliği üzerinde durmak istiyoruz.
Yıkılan devasa bir sosyalizm-komünizm uygulamalarının temel nedenlerine baktığımızda Çayan’ın ( Elbette konumuz Çayan olduğu için, oysa aynı dönemde Deniz ve İbrahimleri atlamıyoruz ) devrimci pratiği yani yaşam kodları bugünde kavrandığında ve içselleştirildiğinde diyalektik saiklerle örnek ve ders olmaya devam etmektedir. Sosyalizm-komünizmin inşası için komünizmin ilk ve son aşamasının diyalektik bağı ile “yeni insan”, “toplumsal insan”, “kolektif insan” oluşturulmasının en başat özelliği kültürel kodların varlığı ile gerçekleşecektir. Bu anlamda Çayan ve arkadaşları paylaşmak, dayanışma, çıkara dayanmayan ilişkiler ( politik çıkar da dahil ), fedakarlık, alçakgönüllülük, sevgi, kibir ve egodan azade tutumlarını diyalektik saiklelerle bir gelenek olarak bugüne aktarmışlardır. Bu durum kişisel dayanışma dışında, toplumsal dayanışma, kolektif dayanışma olarak da hayata geçmiştir. Ölümü göze alarak ( ki katledilmişlerdir ) Denizlerin idamını durdurmak için Kızıldere’de eylem, direniş gerçekleştirmişlerdir.
Yani bu tavırları ile bugün açık veya örtük olarak savunulan kapitalizm içinde sosyalist ilişkilerin olmayacağı tezini de adeta yaşamlarındaki bu kültürel ilkelerle çürütmüşlerdir. Bu kültürel ilkelerin ahlaki ilkeler olarak küçümsenmesini de egemenlerin ahlakı ile sosyalist-komünistlerin ahlakının ( komünizmin aşamaları olarak, bir dönem için son döneme kadar ) farkını yaşamlarıyla somut olarak göstermişlerdir. Önemli gördüğümüz somut bir örnek ile konuya bakmak istiyoruz. İşçi sınıfı üretimdeki yeri olarak önemli olsa da sosyalizm-komünizmin inşası için kültür egemen kodlar ile bilinçli bir sınıf olarak şekillendiğinde yalnız üretici değil aynı zamanda yönetici sınıf olacaktır. Bugün somut gerçekliğe baktığımızda özellikle Türkiye’de büyük fabrikalar ve işyerlerine bile bakıldığında işçilerin milliyetçi ve dinsel kültürel yanları ile hareket ettikleri açıktır. Bu anlamda seçimlerde AKP –MHP’nin işçilerden önemli yüzdelerle oy aldıkları da bilinmektedir.
Dolayısıyla bugün özellikle ABD ve Avrupa’da faşizmin yükselişine katkı sunan iş sınıfı aynı şekilde Türkiye’de gündem olmaya devam ediyor. Bu noktada böylesi bir işçi sınıfı üzerine kalıcı ve radikal sosyalizm –komünizm inşası mümkün olmayacaktır. Yıkılan ülkelerin akıbeti de başat olarak bu somut durumdan kaynaklanmıştır. Bu anlamda Mahirlerin bıraktığı miras yıkılanların olumsuz mirası yerine yeni bir toplum paradigmasının yaratılması doğrultusunda diyalektik saiklerle güncellenmesi noktasında yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir.