GENEL DEĞERLENDİRME

Yazılarımıza genel değerlendirme çerçevesinde başat olarak dış gelişmelerle başlamamız, dış gelişmeleri gündeme almamız elbette kapitalizmin dünya sistemi olarak şekillenmesi ve küresel kapitalizmin güncel gelişmelerden kaynaklı olmuştur. Ama temel neden kapitalizmin kendi tarihsel gelişmesi olarak gelinen aşamada ülkeler arası diyalektik saiklerle aynılık ve benzeri sorunlar ve çözümlerde ortaklaşmadır. Bu aynılık veya benzerliklerin çoklu olarak anlık ve dönemsel yaşanmasıdır. Bunlar öne çıkanlar olarak yüksek enflasyon-pahalılık, yüksek işsizlik ve düşük ücret-gelir ve su, gıda, barınma, enerji, tarım alanındaki yıkım olarak şekillenmektedir. Bu durum aynı zamanda Gramchi’nin ifadesiyle organik kriz ve nihai kriz durumunun görünür şekilde yaşanması demektir. Bunun somut ifadesi de nesnel olarak ve diyalektik saiklerle devrimci durumun başat olmasını getirmiştir.

Gelinen aşamada dış güncel gelişmeler olarak Arnavutluk’taki gelişmeler ve NATO’nun konumu, durumu öne çıkmış durumdadır. Bu gelişmelerin, sorunların ortaya çıkması daha öncekilere benzer şekilde rastlantı değildir. Arka-plan saikleri olarak kapitalizm-emperyalizmin görünür hale gelen yıkımı olarak kırılganlığı, açmazı ve tıkanması olarak yaşanmasıdır. Bu yıkım alt yapı ve üst-yapıda bütünsel olarak görülmektedir. Bu durum sermaye ihracı ve sermaye toplayıcılığı olarak keskin bir rekabet olarak yaşanmaktadır. Artık bu süreçte yalnızca hammaddelerin ele geçirilmesi değil yer yer daha da başat olan işlenmiş ürünlerin klasik ve dijital olarak rekabeti öne çıkmış durumdadır. Bu durum somut olarak var olan pazarların korunması ve yeni pazarların keşfi ve yeniden paylaşılması olarak şekillenmektedir. Tedarik zinciri, ürün satış ve pazarlama, transit geçişlerin üzerindeki rekabet ve kapışma alt-yapıdaki yıkımı göstermektedir. Artık alt-yapıdaki bu yıkımın uygulanması ve gerçekliği üst-yapıda ancak güvenlikçi devlet ve giderek faşist diktatörlüğü de kapsayacak şekliyle diğer açık diktatörlüklere dönüşme potansiyelini taşımaktadır. Bu diktatörlüklerin şeflerinin geçmişte Mussolini, Hitler bugünde Trump’lar, Orban’lar olması sürpriz olmamıştır.

Güncel dış gelişmeler olarak Arnavutluk’taki gelişmeler ve sıcak olaylarda yukardaki değerlendirme çerçevesinde kapitalizmin benzer yıkım uygulamalarından kaynaklıdır. Öne çıkan olarak “Arnavutluk satılık değildir” haftalar önce Tiran sokaklarında yankılana bu slogan, ilk bakışta ABD Başkanı Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump ve damadı Jared Kushner ile bağlantılı yaklaşık 4 milyar dolarlık lüks turizm yatırımına karşı yükselen bir tepki gibi görünüyor. Oysa meydanları dolduran öfke yalnızca birkaç otelin ya da bir kıyı şeridinin durumuyla ilgili değil. Bu slogan “özgürlük”, “demokrasi” ve “Avrupa’ya entegrasyon” vaatleriyle kapitalizmin manipülasyonuna toplumsal bir itiraz olarak şekillenmiştir.

Tarihsel olarak kapitalizmin en ağır kırılma noktalarından biri 1997 piramit finans krizi olarak yaşanmıştır. Kısa sürede milyonlarda insan birikimlerini kaybetti, devlet otoritesi çöktü ve ülke neredeyse iç savaş koşullarına sürüklendi. Kapitalizmin refah vaatleri, birkaç yıl içinde büyük bir toplumsal felakete dönüşmüştü. Arnavutluk’un yakın tarihine damga vuran bu kriz, kapitalist mülkiyetin ( özel ve devlet mülkiyeti olarak ) ne kadar kırılgan temeller üzerinde yükseldiğini de gösteriyordu. Bu noktada hızlanan göç ise Arnavutluk’un en kalıcı toplumsal gerçeklerinden biri haline geldi. Bugün Arnavutluk’un en önemli ihracat kalemlerinden biri sanayi ürünü değil, emek gücüdür. Ayrıca protestoların temelini derinleşen yoksulluk, düşük ücretler, genç işsizliği, gelir eşitsizliği ve ülkenin stratejik kaynaklarının yabancı ve yerli sermayeye açılması oluşturmuştur. Bu süreç bugün kıyıların, adaların ve doğal yaşam alanlarının metalaştırılmasıyla devam ediyor.

Gelinen aşamada Arnavutluk’taki kapitalizmin bu özgün yıkımının değerlendirilmesinin önemi ve gerekliliği bir yanıyla da Arnavutluk’un tarihsel gelişmesi ilgili illüzyon ve manipülasyona dönük gelişmelerden kaynaklı olmuştur. Elbette bu değerlendirmede amacımız bütünsel bir Arnavutluk değerlendirmesi olmayacaktır. Somut gelişmeler olarak konumuz da bu değildir. Dolayısıyla burada öne çıkan, önemli ve gerekli yanları ele almak olacaktır.

Dönemde Enver Hoca’nın liderliğindeki Arnavutluk Türkiye’de de bir siyasi eğilim tarafından Küba gibi sosyalizmin son kalesi olarak değerlendirildi. Enver Hoca Rusya’dan bağımsız bir tutum içinde olsa da indirgemeci bir Stalinist eğiliminde olduğu bilinmektedir. İtalyan ve Almanya faşizmine karşı Arnavutluk Komünist Parti önderliğinde başarılı bir anti-faşist mücadele sonucunda iktidar ele geçirilmiştir. Büyük sektörlerde devletleştirmeler ve pahalılık, istihdama dönük iyileştirmeler, sosyalleştirmeler dönemdeki tüm Doğu Avrupa ülkelerinde aynı veya benzeri süreçler diyalektik saiklerle izlenmiş olup sistemler sosyalist –komünist olarak ifade edildi.

Oysa Arnavutluk’ta yaşanan gerçeklik kapitalizmin kendisi değil ama potansiyel bir eğilimi olan faşizme karşı bir mücadele ile devletin-iktidarın ele geçirilmesi ( Devletin parçalanması değil ) onun üzerinde yukardan ( Komünist Partiler öncülüğünde ve uygulamalarıyla ) reformist uygulamaları şeklinde olmuştur. Dolayısıyla Arnavutluk’ta yaşanan aşağıdan proletarya öncülüğünde bir devrim değildir. Var olan devlet aparatının parçalanması yaşanmadığı gibi tek ülkede sosyalizmin-komünizmin inşası da mümkün değildir. Kapitalizmin bir dünya sistemi olması Arnavutluk’un da kapitalist dünya pazarının aktif bir parçası olduğunu açıkça göstermektedir. Bu kapitalist pazarın parçası olmak Sovyetlerdeki gibi işçi devletinin de olmadığı koşullarda işgücünün de meta olması da ortadan kalkmamış ve genel meta üretimi de kapitalizmin zorunluluğu olmuştur.

Elbette devletin parçalanması süreci sosyalist-komünistlerin ihtilalci-devrimci yanlarından kaynaklı şiddet eğilimlerinden kaynaklı indirgemeci bir anlayışın sonucu değildir. Kapitalizmin varlığı ve sürekliliği için kapitalist devlet aparatının varlığı sistemin korunması için zorunludur. Dolayısıyla var olan kapitalist devlet aparatının gücü onun temelde ordu, polis, bürokrasi gibi zor ve şiddet araçlarının varlığında kaynaklıdır. Bu anlamda kapitalist devletin ele geçirildiğinde de kapitalist devlet ortadan kalmayacağı için sosyalizmin-komünizmin inşasına var olan kapitalist devletin zor ve şiddet araçları geçit vermeyecektir. Dolayısıyla burada ince bir nokta devletin parçalanma sürecinin nasıl olursa olsun bir parçalanma değil, proletaryanın önceden hazırlıklı taban örgütleriyle ( Sovyetler, konseyler gibi ) devrim ve sosyalizm-komünizmin inşa sürecinin başlaması ve devamıdır. Yani kapitalist devletin parçalanma sürecinin amorf değil sınıf şekillenmesi sonucu başarılı olması gerçekliğidir.

Sonuçta Arnavutluk’ta faşizm yenilse de kapitalizm sistem ve kapitalist devlet tip olarak ortadan kalmadığı için özgün yanları olsa da kapitalizm ve kapitalist devletin varlığı dönemsel ve bugünün toplumsal olaylarının ateşlenmesinin somut gerçekliği olmuştur. Elbette Arnavutluk’ta da dönemde faşizm yenilse de yaşananın Devrimci Marksizm’in sosyalizm-komünizmin inşa süreci olmadığı açıktır. Ama son günlerde Küba’da yaşanan devletleşmeler, sosyalleşme vb. gibi ( Özelliklede emperyalizm ABD emperyalizmi karşıtlığı gibi ) kazanımların önemli ve desteklenmesi gerektiği gibi Arnavutluk’ta da ( Faşizm karşıtlığı ) ve devletleşmeler ve sosyalleşmeler vb. kazanımların önemli ve desteklenmesi gerektiği açıktır, tartışmasızdır.

Dolayısıyla Devrimci Marksizm’in ilkeleri çerçevesinde adına ve aslına uygun bir sosyalizmin yarım olmayacağını açıkça belirtilmelidir. Bu sosyalizm-komünizmin temel ilkeleri kapitalist devletin proletarya devrimi ile parçalanması ve bu yıkıntılar üzerinde proletaryanın aşağından inşa sürecidir. Tek ülkede değil, dünya çapında sosyalizm-komünizmin inşa sürecinin varlığı burjuvazinin ekonomik ve siyasi mülksüzleşmesini getirecektir. Bu üretim ve tüketim araçları üzerinde toplumsal-sosyal mülkiyetin tahkimini sağlayacaktır. Bu durum işgücünün ve genel meta üretiminin de ortadan kalkması demektir. Elbette tüm bu süreçler diyalektik saiklerle oluşacaktır. Ama bu somut gerçeklik indirgemecilikten, vulgarizmden azade olmak zorundadır. Yani diyalektik saiklerle ön-sosyalizm, anti-emperyalizm, anti-faşizm, devletleşmeler, sosyalleşmelerin önemi ve destelenmesinin engeli değildir.

Bu bölüme yine güncelliği de kapsayan gelişmelerle NATO üzerine değerlendirme ile devam ediyoruz. Gelinen aşamada NATO’yu konsept olarak yalnızca bir saldırı-savaşa örgütü olarak değerlendirmek gerekli ama yeterli olmayacaktır. Hemen belirtelim, NATO’nun gelinen noktada temel görevlerinden biride savaş-savunma sanayi alanında özellikle dijital ( Yapay zeka, robot kullanımı gibi ) olarak adeta yeni bir sermaye birikim paradigması ile uğraşması olmuştur. Ayrıca NATO ve emekçiler, NATO ve tarım bağlantıları için bütünlüklü bir değerlendirme yapmak önemli ve gerekli olacaktır.

Türkiye’de, Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesi adeta sıkıyönetim şartlarında, Olağanüstü hal koşullarında arkasında açık, gizli karanlık noktalar ve şaibeler bırakarak sonuçlandı. Konunun teknik ve magazin yanı ne kadar önemli, değil bir yana bırakarak temelde arka plan saikleriye değerlendirmek konunun doğru anlaşılması ve kavranmasına katkı sağlayacaktır. Elbette NATO’yu öncelikle savaş, saldırı örgütü olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Böyle bir doğru değerlendirme yapılırken, aynı zamanda NATO bir savunma örgütü değildir gibi savaş örgütüne karşı açıklama getirmek ciddi bir illüzyon ve manipülasyondur. Burada amaç, niyet ne olursa olursun sanki savunma örgütü olması doğru, istenilen gibi çağrışımı ifade etmektedir. Ama bu çağrışım görüntüde değil derinlikte ulusalcı, milliyetçi yanın varlığının açık ifadesi olmuştur. Tarihsel olarak da yaşandığı gibi kendi ulusunu- burjuvazisini savunmanın başka bir açıklamasıdır. Bu anlamda bu eğilimi taşıyanların bazıları İran’dan Türkiye’ye dönük füzeler düştüğünde NATO’nun 5. Maddesini hatırlatmaları bilinçli bir istemleri olmuştur.

Dolayısıyla NATO bütünsel özellikleriyle dünyanın en karanlık, siyasi ve askeri ittifakıdır. Bu anlamda özgün bir savaş ve saldırı örgütüdür. NATO’nun tarihi dünya halklarına karşı siyasi cinayetler, komplolar, darbeler ve müdahalelerle doludur. Kuruluş amacı “ Dünyayı komünizmden kurtarmak” sözde demokrasi denen Batının kapitalist-emperyalist sistemini savunmaktır. NATO ülkelerinde kurulan ve doğrudan CIA ve ABD tarafından yönetilen Gladio gibi kontrgerilla örgütleri, NATO ülkelerinde iç siyasete doğrudan müdahil olmuşlar, cinayetler işleyip, suikastlar düzenlemişler, “komünizme karşı mücadele” kendi halkları ve işçi sınıfını baş düşman olarak görmüşlerdir. Türkiye’de ise bütün bu faaliyetler Özel Harp Dairesine bağlı olarak yürütülmüştür. NATO’nun tüm bu uygulamalarını dikkate alarak söyleyebiliriz ki, NATO ABD emperyalizmin tartışmasız önderliğinde “Soğuk Savaşın” politik ve askeri örgütü olmuştur. Bu noktada ABD’nin şefleri bu döneme NATO 1.0 diyorlar.

Elbette ve açıkçası NATO’nun Ankara zirvesi bazılarının iddia ettiği gibi NATO’nun sonunu ilan etmeyecek, NATO iç çelişkileri büyüyen, aralarında bağların çözülmediği ama gevşediği politik ve askeri bir birlik olarak devam edecektir. Ne AB’nin ne de ABD’nin, Çin’i ekonomik, askeri ve politik olarak engellemeye gücü yetecektir. Bu durum sadece NATO dışındakilerle, içindekiler arasında değil, bu ittifakın kendi içinde de kapitalist-emperyalistler, alt-emperyalistler arası çelişkileri sertleştiren, gelişmelerin yönünü karanlık bir belirsizliğe doğru sürükleyen bir dönemin içine girileceği anlamına gelmektedir. Bu durumda uluslararası işçi sınıfı, dünyanın emekçi halkları geçmişe göre daha çetin koşullarla karşılaşacaklar, yükselen silahlanma ve savaşçı politikalara karşı mücadelelerini de hiç kuşkusuz yükselteceklerdir.

NATO’nun emekçilere dönük yıkım politikaları ile bağlantısı görünür şekliyle yaşanmıştır. Bu noktada devlet-hükümet tercihini emekçilerin acil ihtiyaçlarını karşılamak için değil, NATO gibi kapitalist-emperyalist bir ittifakın organizasyonundan yana kullanarak safını bir kez daha belli etti. Asgari ücretlilerin ara zam, kamu emekçilerinin ek zam taleplerini yok sayan, günlerdir taban maaş hakkı için eylem yapan ve polis şiddetine maruz kalan özel okul öğretmenlerinin taleplerini geri çevirenler, emekçiden esirgediği 6 milyar TL’yi 7-8 Temmuz’daki iki günlük tek bir zirve hazırlığı için harcamayı tercih ediyor. Zirvenin sadece ön hazırlığı için harcanan 6 milyar TL, peşinden gelecek milyarlarca dolarlık silahlanma dayatmalarının küçük bir fragmanı aslında. Eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe ve ücretlere gelince “bütçe disiplini” bahanesine sığınan siyasi iktidarın, mevzu NATO olduğunda sergilediği bu sınırsız bonkörlük, kuşkusuz tamamen ideolojik ve sınıfsal bir tercihin yansıması olmuştur.

Bu noktada NATO zirvesi hazırlıkları için sokağa atılan 6 milyar TL ile taban maaş isteyen öğretmenlerin, ek zam talep eden kamu emekçilerinin ve ara zam bekleyen asgari ücretlilerin mücadelesi birbirinden bağımsız değil. Aksine bu durum, sermayenin küresel savaş aygıtını finanse edenler ile memlekette emeği ucuzlatarak geçim krizini derinleştirenlerin aynı odaklar olduğunu gösteriyor.

NATO’nun tarım alanının yıkımına dönük bağlantısı da doğrudan veya dolaydı açık ve net olarak görülmelidir. Dolayısıyla ABD ve NATO’nun askeri müdahaleleri sadece insanları ve kentleri değil, küresel gıda güvenliğini ve tarım alanlarını da hedef alan büyük ekolojik yıkımlara yol açıyor. ABD ve NATO’nun açtığı savaşın sonuçları tarım alanları içinde ağır oldu. ABD Vietnam’da direnişin kırılması için halkın temel gıdası olan pirinci yakmak ister fakat yanmadığını görünce, 2 bin kilometrekarelik alanda havadan arsenik bazlı kimyasal ile çeltik tarlalarını kurutarak Vietnamlıları açlığa mahkum etmek istedi. Vietnam Savaşının üzerinden 50 yıl geçti. Savaşta bırakılan 5 milyondan fazla bombanın etkileri yarım asırdır devam ediyor. Vietnam’da bugüne kadar 300 milyon metrekarelik alanda 400 binden fazla patlayıcı imha edildi.

Yine ABD ve NATO’nun açtığı savaşla parçalanan Yugoslavya’da tarım alanlarına dönük ağır hasar ve yıkım yaşandı. Köylerin yerle bir edildiği savaşta tarım kooperatifleri ve hayvancılık için yapılan ahır ve tesisler yıkıldı. Traktör, tarım alet ve makineleri tahrip edilerek kullanılmaz hale geldi. Başta Bosna-Hersek olmak üzere çatışma alanlarına döşenen milyonlarca kara mayını nedeniyle yüz binlerce dekar tarım alanı ve ormanlık alan kullanılamaz hale geldi. Ayrıca tarım alanlarına düşen mayınlar, patlamamış mühimmatlar tarlaları girilemez hale getirdi. Çiftçiler şehirlere veya yurt dışına göç etmek zorunda kaldılar. Yaşanan bu yıkım süreci gıda üretiminin düşmesine, kırsal nüfusta tarımla uğraşanların gelirlerini kaybetmesine neden oldu. Hayatta kalabilmesi mücadelesi, Afganları haşhaş ekimine ve afyon üretimine yöneltti. Eskiden gıda ihracatçı olan Afganistan, gıda ithalatçısı ve yabancı yardımına muhtaç hale geldi.

Türkiye’de ise 2026 yılında kendi çıkardığı Tarım Kanunuyla, bütçeden tarım desteklerine ayrılan pay GSYİH’nin yüzde 1’inden aşağı olamaz diyen iktidar tarıma hiçbir zaman milli gelirin yüzde 1’ini bile vermediği gibi son yıllarda ülke bütçesinden tarıma ayrılan pay GSYİH’nin binde 2’si kadar. ABD emperyalizmi istiyor diye savunma adı altında eğitimden, sağlıktan hatta tarım ve gıdadan kesiliyor savaşa ve silahlanmaya yüzde 3,5 ayrılıyor.

Sonuçta NATO değerlendirilmesi ile bir kez daha açıkça görülmelidir ki, silaha, savaşa, zirvelere ve sermayeye ayrılan her kuruşun işçinin, emekçinin sofrasından çalınan ekmek olduğu gerçeğiyle yüzleşmeden, gerçek bir hak mücadelesi yürütülemez. Barış mücadelesi ile ekmek mücadelesi, emperyalizme karşı duruş ile sendikal hak arayışı etrafında örülecek birleşik bir barikat, mevcut sömürü çarkını kıracak tek kuvvettir.

Bu bölüme iktidar ve muhalefetin güncel gelişmelerinin genel değerlendirmesi ile devam ediyoruz.

İktidar ittifakı için ister bilinçli görev bölüşümü, ister bağımsız tutum alma olsa da sonuçta ittifak için iktidardan gitmemek tek çözüm olarak görülmektedir. Bu durum AKP için pragmatik ve Makyavelist anlayışın temelinde şekillenmektedir. MHP için ise devletin genel çıkarları, bekası ve devamının ortadan kalkmaması veya ciddi noktada hasar almaması anlayışının ifadesidir. Bu somut durum ve gerçeklik ittifak arasında çelişkiler olsa da, suç ortaklığının varlığıyla bugüne kadar devam etmiştir. Bu var olan çelişkilerin normatif sınırlar içinde olmasından kaynaklı ittifakın devamı mümkün olmuştur. Gelinen aşamada ve gidilen süreçte ise normatif sınırlar dışında olan Kürt sorununun temel olması iktidar ittifakı arasında çelişkilerin akıbetini de belirleyecektir. Çünkü Kürt sorununun varlığı ve gündeme alınmasında devlet eğiliminin belirleyici olması ve bütün atılan adımlara rağmen diğer tüm sorunları da kesen ve belirleyen olması çözümün zorluklarını ve belirsizliğini göstermektedir.

Dolayısıyla iktidar için özelliklede devlet kanatlarının Kürt sorununun çözüm konusunda (Çözüm yanlısı veya çözüm karşıtı olması noktasında ) birkaç aylık zaman kesitinde çözüm noktasında atılacak veya atılmayacak adımlar sistemin akıbeti ve gidişatını belirleyen olacaktır. İktidar için basılan tüm tuşlar var olan sorunlarını, açmazları, tıkanmışlığı, kırılganlığı ortadan kaldırmamış ve aşılmasına katkı sağlamamıştır. Deneme-yanılma yöntemiyle hareket eden iktidar içe dönük adımlar veya dışa dönük adımları anlık veya dönemsel olarak atsa da başarılı olamamaktadır. Mitolojideki Sisifos efsanesi gibi her yükseliş anlık veya dönemsel olarak düşüşle sonuçlanmıştır. İBB operasyonlarıyla başlayan süreç ( Özellikle cumhurbaşkanlığını kazanacak aday İmamoğlu’na dönük olarak ) diğer başarılı belediyelere dönük de devam etmiştir. Bu operasyonlar normal bir denetleme vb. şeklinde değil 20 ye yakın belediye başkanının tutuklanmasıyla sonuçlanarak amacını, hedefini açık ve net olarak belli etmiştir.

Belediyelere dönük özellikle yolsuzluk operasyonları somut delil sunarak değil, itirafçılar ve “gizli tanıkların” beyanlarıyla olduğu için iktidarın beklentisine yanıt olmadığı gibi tersi olarak iktidara olumsuzluk olarak dönmüştür. Elbette burada durmayacak olan devlet-iktidar eğilimi Kılıçdaroğlu’nun devlet görevlisi olarak iktidarında eklentisi, yancısı olarak mutlak butlan kararı çıkarsa da yine başarılı olamamıştır. Adeta rutin sıra gibi CHP’nin bölünmesi de gerçekleşmiş olup yine beklentiler karşılanmamıştır. Gelinen bu noktada ise CHP ‘nin bölünmesi sonucu Özgür Özel’in yükselişi engellenmek istense de, tersine Özgür Özel’in yükselişi daha da katlanmıştır. Burada da adeta havasını alan iktidar için şimdi tek çözüm olarak Özgür Özel’in tecrit veya tutuklanması için dokunulmazlığının kaldırılmasını istese de burada da kararsız durumdadır. Çünkü böyle bir tasarruf Özel’in yükselişini durdurur mu, daha mı yükseltir konusunda emin değildir, kararsızdır. Dış gelişmeler olarak alt-emperyalist olarak yayılmacı tutumu Suriye, Rojava’ya dönük işgal ve saldırganlığa dönüşse de burada da milliyetçilik ve beka sorunu olarak beklenti karşılanamamıştır. Son olarak NATO şamatası ve güzellemeleri yanar, döner şeklinde görünür bir başarı elde edilmeden başladığı gibi bitmiştir.

Sonuçta iktidar için yeniden güven tazelemek için tek çözüm olarak görülen erken seçim veya baskın seçim için yapılan tüm hazırlık ve planlar da başarının garantisi olmayacağı için adeta bir adım ileri iki adım geri veya tersi yöntem de belirsizliğini koruduğu için burada da net tutum alamamaktadır. Dolayısıyla iktidar için adı konsun veya konmasın ciddi bir açmaz, zaaf ve kaos hız kesmeden devam etmektedir. Eğer 25 yıllık iktidar bugüne kadar varlığını devam ettirdiyse bunun temel nedeni rıza üretimi ile baskı, zor, şiddet yöntemlerinin birlikte devamında kaynaklı olmuştur. Gelinen aşamada ise iktidar rıza üretemez noktada hareket ederek tek çözüm olarak baskı, zor, şiddeti yöntem olarak kullanarak kendi sonunu da hazırlamaktadır. Çünkü hiçbir iktidar tek başına devlet şiddetini kullanarak ayakta kalamamıştır.

Muhalefet olarak CHP’nin güncel gelişmeler anlamında durumuna baktığımızda ise kendi tarihinde bu derece sıkıntılı, belirsizlik ve çözüm üretmede zorlandığı bir dönemden geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir yanıyla geleneksel ve tutucu anlayış olarak var olan CHP’den kopamama gerçekliği, diğer yandan hukuki durum ve sosyolojik gerçeklik olarak yeni parti kurulmasının belirgin dayatması bu anlamda ciddi bir paradoksu göstermektedir. Bu paradoks CHP içinde özellikle tabanda farklı kanatlar ve eğilimden kaynaklı olarak şekillenmiştir. Bu noktada somut durumda öne çıkan üç konuda CHP’nin çözümde zorlandığı açıktır. Bunlar İmamoğlu’nun durumu, Özgür Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması ve tutuklanması süreci ve yeni partinin kurulmasıdır.

İmamoğlu’nun savunma için mahkemede karşılaştığı konum, durum sistem içinde adeta bir turnusol olmuştur. Yani savunma hakkı burjuva yasalarda bile idamla yargılananları kapsadığı halde İmamoğlu’na 7-8 saatlik savunma süresi verilmesi davanın kapsamına bakıldığında savunma hakkının verilmediğinden başka anlama gelmez. Eğer 2500 yıl hapis istenmesi, 143 ayrı suçlamanın varlığı, 3800 sayfalık iddianame, 39 tutuklu 414 kişinin yargılanması varsa ve mahkeme başkanının CHP milletvekiline açıktan “soytarı” demesi, mahkemenin tutumunun yalnızca kişisel veya iktidardan kaynaklı olmadığını göstermektedir. Güvenlikçi devlet ile faşizm arasında farkların giderek azaldığı anlamına gelmektedir. Bu durum tarihsel olarak da Naziler döneminin “ Normatif devletle”, “İmtiyazlı devlet” aparatının “imtiyaz devlet” anlayışına dönüşmesini çağrıştırmaktadır. Dolayısıyla İmamoğlu’nun mahkeme süreci bir dizi belirsizliklerle birlikte sistemin dengelerini sarsan her boydan olumsuzlukları yaşanması noktasında sürpriz olmayacaktır. Bu noktada önemli gördüğümüz bir tespit yapmak istiyoruz. Görünen bir gerçek olarak Özgür Özel liderliğinde 100 ün üzerinde geniş katılımlı mitingler-eylemler yapılmasına rağmen başta İmamoğlu olmak üzere diğer belediye başkan ve yöneticilerin tutuklanması ve bu tutuklanmalar olsa bile hala bu insanların ( 1 yılı aşan tutukluluklarına rağmen ) tahliye edilmemeleridir. Bu durumun başat nedeni CHP’nin kapitalizmin içindeki varlığından kaynaklı ve devlet bağlantılı yanından bu mitinglerin sisteme daha radikal zarar verme noktasına gelmeden yukarıdan engelleneceği gerçeği bilen devlet-iktidar eğilimi bu tutuklamalara rahatça devam etmektedir.

Önceki bazı yazılarımızda da değindiğimiz gibi Özgür Özel’in tutuklanması Özel’e dönük kişisel bir husumet değildir. Başka nedenleri de olabileceğini dışlamadan, öncelikle Adalet Bakanı Gürlek’in Özel tarafından belgelerle açıklanan konut-arsa-tapu yolsuzluğunun deşifre edilmesi ve bu yolsuzluğun kapatılmayacak netlikte ve boyutta olması Özel’in tutuklanmasının temel nedeni, gerekçesi olacaktır. Hatta Gürlek’in adalet bakanı yapılmasının başat nedeninin yolsuzluk ile bağlantısından kaynaklı olması da sürpriz olmayacaktır. Elbette iktidarın en mahir olduğu alan bir taşla tek değil çok kuş vurma metaforudur. Yani Eğer Özel tutuklanırsa ( Bunun engellenmesi de temelde geniş kitlesel basınçla mümkün olabilir böyle bir durumda türev olarak devlet kanatlarının bazılarının engellemesiyle de olabilir.) bunun bir başka önemli nedeni, gerekçesi yukarıda da belirttiğimiz gibi iktidarın adeta tüm tuşlara basmasına rağmen Özel’in yükselişini durduramaması olmuştur. Öyle ki henüz yeni parti kurulmadan bile hemen tüm anketlerde Özel’in önde çıkması bu tasarrufun akut olmasını öne çıkarmaktadır.

Yazıya devam ederken Özür Özel beklenen yeni partinin kurulmasını net ve açık olarak grup toplantısında belirtmiştir. Resmi başvurunun Cuma günü yapılacağı belirtiliyor. Yeni partinin teknik yanı da netleşecektir. Yaklaşık 85-90 milletvekilinin desteklediği ve yeni partiye katılacağı da söylenmektedir. Bu arada yoğun bir CHP’den üye istifası olması Kılıçdardaroğlu CHP’sinin giderek daha da küçüleceğini gösterirken, Özgür Özel’in kuracağı partinin de giderek daha büyüyeceğini de açık ve net olarak göstermektedir. Elbette kurulacak yeni partinin süreci diyalektik saiklele çok rahat olmayacaktır. Bu durum sosyal demokrasinin sınıfsal yapısından kaynaklıdır. Sermaye –devlet bağlantılı yapısı ve egemen ideolojinin dışında resmi ideolojinin aşılamaması anlamında basıncı yeni partinin zorlukları olacaktır.

Yeni parti için geleneksel CHP çizgisinin aşılması için somut bir zemin varken nasıl bir yol izleneceği de görülecektir. Yeni partinin merkez partisi veya sosyal demokrasi-sol eğilimi olacağı tartışmalarının başlaması da isabetli olmuştur. Yeni partinin emek ağırlıklı sol bir parti olmasının zorunluluğu bir yanıyla kapitalizmin bütünsel yıkımının varlığından, diğer yanıyla sosyalist solun (Elbette “legal “ sosyalistlerin) güçsüzlüğünün boşluğundan kaynaklıdır. Yine hemen her şeyi kesen, belirleyen olan Kürt sorununun çözümü konusunda geleneksel CHP çizgisinin yer yer ırkçılığı, savaşı (Özellikle Rojava’ya dönük ) çağrıştıran tutumdan kopması veya aşması da önemli ve gerekli olacaktır. Sonuçta yeni parti çok tartışılacağı için şimdilik daha da uzatmadan bir tespitle bu bölümü sonlandırmak istiyoruz. Bu kurulacak yeni parti kendi içsel zorluklarını somut olarak yaşarken, daha da riskli ve olumsuz olan devlet-iktidarın bu yeni partiyi de saldırı ve tecrit için programına alması olacaktır. Bu durumun anlık, dönemsel ve süreçte yaşanması sürpriz olmayacaktır. Bu saldırı elbette yalnızca yeni partinin bileşenlerini kapsamayacak, yeni parti içi ve dışında tüm toplumsal muhalefet bileşenlerini kapsayacaktır. Dolayısıyla bu olası saldırı ve tecride karşı toplumsal muhalefetin birleşik mücadelesi önemli, zorunlu ve gerekli olacaktır.

DEM Partinin somut durumu anlamında güncel gelişmelerine baktığımızda öne çıkan birkaç gelişme üzerinde durmak istiyoruz.. Öncelikle şunu tekrar da olsa belirtelim. DEM Parti üzerindeki görünür ağırlığı görmeden yapılan her değerlendirme doğru ve gerçekçi olmayacaktır. Bütünsel Kürt hareketinin temsilciliğini de taşıyan legal parti olarak DEM Parti haklı ve gerçek bir tutum ve istek olarak son dönemde Mecliste de ifadesini bulan çözümün kesintiye uğraması veya ortadan kalkmasından ciddi endişe duymaktadır. HDP sürecinin de olumlu bir noktada adeta bir düğmeye basılmış gibi hemen bitirilmesi endişenin somut yanı yaşandığı için DEM Partinin üzerindeki ağır yük rahatlıkla görülecektir.

Bu noktada son dönem ve günlerde Öcalan tarafından önerilen “kök” yasa devletin “çerçeve yasası” çözüm için akut bir şekilde beklenmektedir. Bu anlamda artık geciken her zaman kesiti yaşanmış gerçeklikler olarak provokasyon için de zemin olması sürpriz olmayacağı için acele değil ama hızlı davranmak zorunlu hale gelmiş durumdadır. Bu anlamda negatif ve pozitif barış için atılacak bu adımlar hayata geçerse önemli bir aşama geçilecek, tersi durum ciddi bir kırılma ve kaos olacaktır. Bu noktada indirgemecilik, mutlaklar ve ezberlerden azade olmak gelinen aşama da daha da önemli hale gelmiştir. Böylesi meşakkatli bir Büyük Barış sürecinde küçük kazanımlarında önemi görülmesi gerekirken, azami programın sınıfsal ve ideolojik yanı öne çıkarılarak, zorunlu olarak devletle atılan adımların pazarlık, uzlaşma, taviz olarak küçümsenmesi indirgemeci, mutlak, ezber yanla nobran ve vulgar anlayış olacaktır.

Sonuçta DEP Parti var olan ve süreçte de gelişecek sorunları çözmek için içerdeki sorunları demokratik araçlarla çözmeye devam ederken, dışarıda nicel ve nitel olarak kitleselleşme mücadelesi belirli kentler dışında tüm ülkeye yayılmalıdır. Bu kitleselleşme yalnızca mitinglerle değil, daha da başat olarak ev ev, yüz yüze organik faaliyetle mümkün olacaktır.

SONUÇ YERİNE

Kısa ama önemli gördüğümüz bir konunun değerlendirilmesi ile yazıyı sonlandırmak istiyoruz. Özgür Özel’in mitingler dışında son günlerdeki halk buluşmaları CHP’nin organik olarak kitleselleşmesine önemli katkı sağlamaktadır. Bu anlamda bu halk buluşmaların a katılan emekçi kitlelerin CHP ‘de kitleselleşmesi sağ-faşist partilere göre daha anlamlı ve önemli olmuştur. Dolayısıyla bu kitlenin başat olarak Özer’e dönük kurtarın bizi diye adeta feryatları iyi anlaşılmalı duygusallığın önemi ile birlikte duygusallık dışında doğru saiklerle okunmalıdır. Bu aktif zemin aynı zamanda daha da belirleyici olarak sosyalistlerin de ( Özellikle Devrimci Sosyalistlerin ) asal faaliyet zeminidir. Bu anlamda önceki yazımızda da önemli yanlarını belirtiğimiz Devrimci Komünist İşçi Partisinin yaratılması, oluşturulması süreci bu aktif zeminin varlığıyla bir kez daha öne çıkmış durumdadır. Böyle bir parti aktif olarak faaliyette olsaydı bu zeminin varlığı kitleselleşmek için önemli zemin olmaya aday olacaktı.

Yine de Devrimci Marksistler-Sosyalistler için aktif zeminin varlığı kitle seferberliği ve kitle faaliyeti için zorunlu ve gerekli olmuştur. Kitlelerin normatif olarak örgütlü ve örgütsüz kitleyi şekillendirdiği noktada Lenin’in diyalektik saiklerle hazır olan bu kitlesel zemin için “siyasi” bir müdahale adeta dokunuş tespiti yeterli olarak doğru anlaşılmalı ve kavranmalıdır. Bu noktada “örgüt kitleyi yaratır, kitle örgütü değiştirir” tespiti içselleştirilmelidir.