“ Çerçeve Yasa” bu kadarı da beklenmeyen şekliyle ezici -evet- ile onaylandı. Sayılara bakıldığında 467 kabul 87 ret ve 7 çekimser oyla bu durumu teyit etmektedir. Bu sonuç ırkçı, faşist, şoven sosyal şoven çevreleri ciddi bir şaşkınlığa uğrattı ve tarihi bir yenilgiyle tanıştırdı. Bunu kabul edemeyen özellikle ırkçı-ulusalcılar çerçeve yasa öncesi Kılıçdaroğlu karşıtlığı, Özgür Özel savunuculuğunda başat olarak adeta yarış halindeydiler. Bu durum çerçeve yasanın kabulü ile tersine döndü. Özellikle Cumhuriyet ve Sözcü çevreleri Kılıçdaroğlu ve İktidarı bırakmış yükselişte olan Yeni Partiye görevleri gereği yer yer hakaret, tehdit şeklinde saldırılarına devam etmektedirler. Özellikle Cumhuriyet Gazetesi çevresi ırkçı-düşmanca tutumunu ısrarla sürdürüyor. Irkçılıkta tescilli bazı Cumhuriyet yazarları ( Zülal Kalkandelen, Bedri Baykam, Işık Kansu gibi. ) bütün saldırılarını Yeni Parti, Özgür Özel’e yöneltmiş durumdalar. Dolayısıyla bu saldırıların hızına bakıldığında iktidarın muhalefete- Yeni Partiye- Özel’e muhalefetine gerek kalmamaktadır. Ayrıca kendilerini sözde muhalefet görüldükleri için İktidarın muhalefete dönük saldırılarından daha etkin ve görünür olmaktadırlar. Diğer taraftan elbette bu sonuçlar evet cephesinde barış adına olumlu ve başarılı olmuştur. Bu yazı bütünsel kapsamı anlamında yalnızca “ Çerçeve Yasa” ve sonrasındaki gelişmelerin değerlendirilmesi olacaktır.
Türkiye kapitalizmi ve kapitalist devlet kirli, ırkçı, karanlık ve kötücül geleneğine rağmen gelinen noktada zorunlu da olsa, küçük de olsa bir adım atmak zorunda kaldı. Zorunda olmasının temel ve arka plan saikini oluşturan ekonomik kaynakların ( 2.3 trilyon dolar olduğu söyleniyor) savaşa ayrılması ( Elbette 50 binlerle ifade edilen insan kaybında bu kaynağın bizim açımızdan esamesi bile okunmaz ) olmuştur. Bu savaştan silah üreticisi sanayi kompleksi kârlarını ekstra yükseltirken, milyonlarca işçi, emekçinin açlık ve yoksulluğu da ekstra yükselmiştir. Elbette negatif barışla savaş sonlanırsa bu ekonomik kaynaklar otomatik olarak emekçilere, yoksullara dönmeyecektir. Kapitalist hazineye- devlete bu kaynaklar devredilse bile bu ekonomik kaynaklar yine sermayeye ( Doğrudan, vergi indirimleri, teşviklerle ) dönecektir. Ancak tüm toplumsal muhalefet bileşenlerinin kararlı, tutarlı ve sürekli konuyu kapsayan mücadeleleri bu kaynakların tümünü olmasa da bile başat bir kısmının emekçilere, yoksullara dönmesini sağlayacaktır.
Elbette bu zorunlu ve küçük adıma rağmen bundan sonra bölgesel ve küresel çaptaki gelişmelerde kırılmalar, belirsizlik, tıkanmalar ve hatta kaos görülmesi sürpriz olmayacaktır. Hem burjuva siyaset alanında hem de toplumsal muhalefet anlamında sol-sosyalist alanda yeniden saflaşmalar, ittifaklar, parçalanmalar, bölünmeler de sürpriz olmayacaktır. Dolayısıyla Kürt sorununun çözümü için negatif barış, özellikle pozitif barış üzerinde daha detaylı ısrarla durmak önemli ve zorunlu olacaktır. Daha da önemlisi devlet eğiliminin geleneksel ve yaşanmış sicili bilindiği için uygulamalarda ekstra özen ve dikkat gerekecektir. Pozitif barış konusunda ise tüm demokratik adımlar anda veya kısa süreçte bütünüyle ya da önem sırasına göre gündeme getirilmeli ve savunmalıdır. Artık pozitif barış sürecinde kazanım için olası taviz ve uzlaşmalarda daha seçici kararlı ve tutarlı olunmalıdır.
Öncelikle tüm tutsaklar hemen serbest bırakılmalıdır. Tüm kayyumlarda yerlerini seçilmişlere bırakmalıdırlar. Bütün faili meçhul! ( Faili belli ) siyasi suikast ve cinayetler aydınlatılmalıdır. Tüm muhalefete dönük anti-demokratik uygulamalar sonlandırılmalıdır. Bu noktada özellikle tüm ifade ve örgütlenme üzerindeki engellerler ortadan kaldırılmalıdır. Burjuva hukuk çerçevesinde suç kesinleşinceye kadar masumiyet karinesine göre tutuksuz yargılama esas olmalıdır. Yine savunma hakkı önündeki var olan ve süreçte olacak tüm engeller kaldırılmalıdır. İşte buraya kadar genel değerlendirme çerçevesinde yaptığımız analiz-analitik süreçte belirsizliklerin ortadan kalkması, kafa karışıklığının engellenmesi ve diyalektik saiklerle doğru anlaşılması ve kavranması için Devrimci Marksizm’in bütünsel çizgisi ( Evrensel ve güncel gelişmeleriyle ) öngörü ve yol göstermeye devam ediyor.
Bu noktada bugün ve gelecekteki diğer olası gelişmelerin durumuna, konumuna dönük genel değerlendirme ile devam ediyoruz.
Yine negatif barış süreciyle ve “ Çerçeve Yasanın” kabulü ile (PKK’nin silah bırakması ve feshi ile birlikte ) 2 yıldır ölümlerin olmaması bile binlerce ölümlerin kısa zamanda yaşandığına baktığımızda bu bile “evet” için yeterlidir. Ayrıca bu “ Çerçeve Yasa” bir yanıyla da “sınırlı ve kontrollü bir af “ siyasi af kapsamında olduğu içinde önemlidir. Elbette bu ve benzeri olumluluklara rağmen negatif barış süreci ve çerçeve yasanın otomatik olarak demokrasi getirmeyeceği de açıktır. Dolayısıyla kan isteyen, ip isteyen, barışı ağzına almaktan bile imtina eden ırkçı-faşist güruhun ( İyi Parti, Zafer Partisi, Büyük Birlik Partisi gibi ) saldırıları, hakaretleri, düşmanca tutumlarıyla, sol-sosyalist çevrelerin eleştiri veya önerilerini bir ve aynı görmek sığ anlayış ve siyasi körlük olacaktır.
Bu noktada iki önemli gördüğümüz konuda dikkat çekmek istiyoruz.
“ Çerçeve Yasanın” tespiti ve tescilinin seçilmişlerin değil temelde atanmışların oluruna, imzasına bağlı olması ve özellikle Milli Güvenlik Kurulunun ( tavsiye değil onay merci olması ) son karar merci olması ekstra dikkat gerektirmektedir. Özellikle uygulamada bölgesel ve küresel gelişmelerden de kaynaklı dönemsel, konjonktürel ve güncel zikzaklar mümkün olacak, sürpriz olmayacaktır. Bu noktada manipülasyon, illüzyon da dahil her boydan olumsuz kararlara karşı azami izleme ve dikkat toplumsal muhalefetin temel görevlerinden olmalıdır.
Yine eski nakarat olarak özellikle seçimler konuşulduğunda DEM Partinin iktidarı destekleyeceği ezberini de bozmak gerekmektedir. Bu durum aynı zamanda ciddi bir kafa karışıklığı da yaratmaktadır. Açıktır ki “ Çerçeve Yasanın” kabulü tek başına İktidarın oyları sonucu değil İyi Parti dışında diğer tüm partilerin kabul oyu ile mümkün olmuştur. Dolayısıyla bu kabul tek başına İktidarın değil tüm partilerin kabul oyu ile onaylanmıştır. Bu anlamda DEM Parti bileşenlerinin bütünsel birikimi bu konuda nasıl bir tutum alacağı için rahatlıkla yeterlidir. Bizler sadece mütevazi bir öneri olarak şunları söylüyoruz. DEM Parti öncelikle kendi bağımsız adayını çıkarmalıdır. Bu olmadığında ilkeli ortak ittifakla adaylar desteklenebilir. Seçimlerin farklı özellikleri ve özgün yanından kaynaklı temel tutum DEM Partinin sol-sosyalist yanını öne çıkarması ve sol-sosyalist adayları desteklemesidir.
Bu bölüme “Çerçeve Yasanın” kabulü ile birlikte iktidarın ve muhalefetin tutumu ve süreçteki gelişmeler üzerine değerlendirme ile devam ediyoruz.
İktidar zorunlu olarak kendi iktidarında Kürt hareketinin muhatabı olarak (elbette devlet eğilimi olarak da) bu yasaya doğal olarak kabul oyu vermiştir. Bu noktada önemli olan kabul oyu ile teknik yan değil, arka plan gerçekliğinin ne olduğudur. Devlet eğiliminin desteği ile iktidar 2002 den 2019 yılına kadar seçimlerdeki başarı ile birinci olma özelliğini korudu. İlk kez 2019 yerel seçimler ile bu birinciliği kaybettiği gibi belediyelerde de önemli büyük şehir ve şehirleri kaybetti. İktidar için bu yenilgi hem beklenmeyen hem de kabullenmeyen bir durum olduğu için iktidar ciddi bir güven kaybederek yıpranma sürecine girmiştir. Diyalektiğin gereği olarak macun tüpten çıktığı için İktidar ne yaparsa yapsın adeta tüm tuşlara bassa da bir daha toparlanamamıştır. Bu durum 2019 yılına kadar başarılı gözüken sürecin de sahici ve gerçekçi olmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla iktidar yerel seçimler yenilgisinden sonra göstermelik bile olsa rıza üretemez noktaya geldiği için hemen tüm politika ve uygulamalarını devletin baskı ve şiddet araçlarıyla çözer hale geldi. Bu konulara dönük önceki yazılarda yeterince değerlendirme yaptığımız için bu konuda değerlendirme ile bağlantılı olan yanlar dışında yeniden o konulara değinmek istemiyoruz. İktidar yeniden güven tazelemek, yıpranmayı engellemek ve toparlanmak için yolsuzluklar kapsamında muhalefet ( CHP ve Yeni Parti ) belediyelere kesintisiz operasyonlarla adeta belediyeleri insansız hale getirdi. Burada aradığını bulamayan tersine olumsuz olarak kendisine dönen belediye operasyonlarında başarısız süreç iktidarı yeni arayışlara sevk etti. Önce geçmiş dönemde tıkandığı veya yıprandığı noktada içte dini dışarda milliyetçiliği öne çıkaran hamleler yaptı. Özellikle dışta hamaset, beka noktasında milliyetçi yayılma uygulamaları da artık tutmaz oldu.
Aynı zamanda ve süreçte kapitalizmin kriz, çöküş halinden kaynaklı ekonomideki yıkıma çözüm üretmede de elinde belirgin bir yöntem, koz kalmadı. Bir tarafta sayıları sürekli yükselen dolar milyonerleri ve milyarderleri. Diğer tarafta fiziki olarak da açlık ve yoksulluk yaşayan milyonlar. Böyle bir süreçde milyonlarca emekçi ve emeklinin açlık sınırının altında gelirle yaşama(ma) ya çalışması noktasında kırıntıyı bile veremez ( Bayram ikramiyelerine bile 1000 TL bile zam yapamaması gibi ) bir iktidar gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla burada da çözüm üretemeyen iktidar için elindeki tek koz olarak Kürt sorununun çözümü konusunda tutumunun ne olacağı kaldı. Bu konuda da Bahçeli’nin başlattığı sürece Erdoğan’ında sancılı da olsa olur vermesiyle bu aşamada son “ Çerçeve Yasa” nın kabul ile onaylanmasını iktidar kendinin başarısı gibi göstermeye çalıştı.
Bu başarının tek başına iktidarın değil muhalefetin de katkısı olduğu bir yana, iktidar için 2 yıldan sonra yalnızca “Terörsüz Türkiye” kapsamında ve negatif barışın da kısmi kabulü ile bu yasanın onaylanması Kürtler nezdinde kaybettiği güveni yenilemeye asla yetmeyecektir diye düşünüyoruz. Dolayısıyla negatif barış konusunda uygulamalar ve pozitif barış konusunda açılımlara yaklaşımı devlet-iktidar için adeta test ve turnusol olacaktır. Bu arada muhalefet belediyelerine ( Yeni Partili ) belediyelere dönük operasyonlar ve diğer muhaliflere dönük saldırılar da hız kesmeden devam edecektir. Tersi durum sürpriz olacaktır.
Yine resmi olarak muhalefet partisi olsa da politikası ve uygulamaları ile iktidar yancısı olan CHP’nin “Çerçeve Yasaya’ kabul vermesi kendi politika ve çizgisi gereği olmadığı için sahici olmamıştır. Bir yanıyla iktidarın yancısı olmasının gereğini yerine getirmiş ( Etimesgut Belediyesinde başlayan iktidar ortaklığı Menderes belediyesiyle devam etmiş ve iktidar oylarıyla Etimesgut’ta CHP kazanmıştır. Menderes de ise CHP’nin oylarıyla AKP kazanmıştır. ) Diğer yanıyla sokağa çıkamaz noktada meşruluğunu kaybeden CHP’nin itibar ve meşruluk kazanmaya dönük bu hamlesi de tutmamıştır. Artık kendi içinde çelişkilerin giderek görünür olduğu koşullarda tarihsel, dönemsel ve güncel ömrünü tamamlayan CHP için bu kadar değerlendirme bile zaman kaybıdır.
Muhalefetin ana muhalefet partisi olan Yeni Partinin “ Çerçeve Yasada” tutumu ise ciddi bir kırılganlık ve açmaz yaratmıştır. Yükselişte olan Yeni Parti açık ve örtük yanlarıyla yine kendi eliyle bir darbe daha almıştır. Özgür Özel’in yüksek şekliyle halk desteği ve yasaya kabul oyu vermesi bir ölçüde bu darbeyi durdursa da süreçte olumsuzlukların yaşanması sürpriz olmayacaktır. Öncelikle şunu belirtelim. Özel’in kabul oyunu partinin resmi bir tutumu olarak açıklamasına rağmen 35 kabul 54 ret oyu çıkması normalde ne kadar tevile çalışılsa da Özel’e dönük güvensizlik demektir. Özel bu eğilimi bildiği için yönetim dışında ( Yönetim içinde bile az da olsa ret oyu da vardır) diğer milletvekillerini serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Tersi bir durumla Özel kabul vermek için tüm ağırlığını koysa olası bir bölünme sürpriz olmayacak olmasını da Özel bildiği için adeta frene basmak zorunda kalmıştır.
Böyle bir bölünmenin arka plan gerçeğini görmek de zor olmayacaktır. Özel’in CHP’de başlayan genel başkanlığı ve liderliği Yeni Parti ile daha da tahkim olmuştur. Dolayısıyla Özel’in bu derece yükselen konumu diğer konularda tartışmasız adeta emir şeklinde kabul edilecektir ve yerine getirilecektir. Ama konu Kürt sorunu olunca uzun yıllardır ırkçı-faşizan eğilimli damar öyle kemikleşmiş durumdaki Özel’in diğer konulardaki inisiyatifi, belirleyiciliği Kürt sorununda adeta sıfırlanıyor. Bu durum 54 ret oy ile açık ve net olarak belli olmuştur. Dolayısıyla bu damarı serbest bırakmak zorunda kalarak belki şimdilik bölünmenin engellenmesi sağlanmıştır. Bu noktada bu ırkçı damarın kendi şehirlerinde kabul anlatamayız söylemi de ırkçılıklarının örtülmesi noktasında takiyeden başka bir şey değildir. Nasıl ki Özel bu yasanın olumsuzluklarını en az bu retçiler kadar gündeme getirdiği için bu durumu yani kabulü halka rahatlıkla anlatması zor olmayacağı için bu ırkçı damar da bunu rahatlıkla yapabilirdi. Ama burada esas olan bu gerekçe olmadığı için ırkçı yan temel oldu ve öyle tutum aldılar.
Bir başka garabet durumda hayır oylarının taktik şeklinde kullanıldığıdır. Bu durum daha vahim olup on binlerce insanın ölümü üzerine adeta kitle kuyrukçuluğu yapmak siyasi çizgi yanlışlığı bir yana insanlık dışı pragmatizm, makyavelizmdir. Elbette Özgür Özel’e rağmen kabul oylarının ret oylarından daha düşük olması ayrı bir garabet olmuştur. Ret oylarının kabulden fazla olması az bir sayı olsa belki doğal karşılanabilirdi ama bu kadar fazla ret partinin siyasi çizgisi ve programına da aykırı olmuştur. Ama konu Kürt sorunu veya diğer azınlık sorunları ( Ermeni sorunu gibi ) olduğunda bu ırkçı damar siyasi çizgi, program ve genel başkanı dikkate almak adeta yok hükmünde son dönemin moda tabiriyle butlan olmuştur. Bu ırkçı eğilim yasanın komisyonlarda tartışmasında da kendini belli etmiştir. Demirtaş’ın tutuklanmasına ve 10 yıl cezaevinde olmasına yol veren CHP’nin dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet tavrı olmasına rağmen Demirtaş’ın savunulmasına dönük tutum sahici ve samimi olmamıştır. Benimde bizzat tanıdığımız geçmişte aynı çevrede siyaset yürüttüğümüz Saruhan Oluç’un kibarlığı ve hoşgörüsü bile bu tavra tahammül gösterememiştir.
Yeni parti içindeki bu hayırcılar güçsüz bir Özgür Özel olsa daha farklı saldırgan tutum alabilirlerdi ama Özel’in özellikle kitlesel gücü bu retçileri şimdilik susturmuş ve bildirge yayınlayarak Özel’e dönük övgü ve güvenleri bir kez daha yüksek sesle teyit etmişlerdir. Bu ırkçı damar yerel seçimlerde Kürt oylarının da desteğiyle ve kent uzlaşıyla seçimleri kazandıkları unutmuşlardır. Ama Yeni Partinin her seçim başarısızlığında bu ırkçı tavır karşılarına adeta bir bumerang olarak çıkacaktır. Elbette Yeni Parti bu evet-hayır-havet tavrıyla yara alsa da Özgür Özel’in yükselişte olan halk desteği Yeni Partinin etkin anketlere göre birinciliğini devam ettirmektedir. Bu noktada sosyalist –komünistler önyargılarından azade ve nesnel gerçeklik olarak Özgür Özel’in parti içinde yüksek oranda ırkçı bir damar olmasına rağmen geri adım atmadan kabul oyu vermesi önemsenmeli ve küçümsenmemelidir.
Muhalefetin diğer partisi DEM Parti elbette fire vermeden “ Çerçeve Yasaya” beklendiği gibi kabul oyu vermiştir. DEM Parti için bundan sonraki sürecine bakıldığında görev, sorumluluk olarak üzerindeki yük daha da ağırlaşmıştır. Bir taraftan negatif barış çerçevesinde uygulamaları dikkatlice izlemede olmak ve olası yanlışlara karşı çıkmak, diğer taraftan daha başat süreç olarak pozitif barış sürecinde programında olan tüm talepleri adım adım ama hızlı, anlık ve süreçte kabulü için yoğun çaba ve mücadele içinde olmalıdır. Negatif barış süreci başat olarak devlet ile bağlantılıdır. Pozitif barış ise toplumla bağlantılı olduğu için DEM Partinin kendi çaba ve mücadelesi daha başat olacaktır.
Bu noktada gönderilen bir yazıyı da ( Abdullah Öcalan’ın “ Perspektif “ yazısı üzerine notlar- Yeni Dünya için Çağrı ) kapsayan genel bir değerlendirme yapmak önemli ve gerekli olmuştur. Elbette böylesi hassasiyeti olan ve ince özellikler taşıyan değerlendirmede ihtiyatlı olmak konunun özgünlüğü ve nesnelliğinden kaynaklıdır. Dolayısıyla bu değerlendirme detaylara girmeden muhtevaya dönük ve dönemi, güncelliği kapsayan başatlıkta olacaktır. Yazıdaki bu değerlendirmeye katkı sağlayacak önemli gördüğümüz yanların ele alınacağını özellikle belirtelim.
Öncelikle Öcalan’ın görüşlerinden birkaç alıntı yapıp bu görüşlere dönük yazarın değerlendirmesine değinip, devamla bizim değerlendirmemiz ve yorumlarımızla devam ediyoruz.
Öcalan “ 50 yıldır doğru anlaşılmayı bekliyorum. Anlatıyorum, anlatıyorum sonra yine anlatıyorum. PKK’de önderlik gerçeğini anlamamak PKK’yi anlamamak, özgür Kürt’ü, Kürdistan’ı anlamamak demektir. Gerilikte ısrar etmek demektir. Bunun için gelişmiyor, önderleşmiyorsunuz. Sizi Önderlik gerçeğinin bir parçası haline getirmek için 50 yıldır amansız bir emek ve mücadele içindeyim.
Önderlik gerçeğini doğru anlamadan, kendini gerçekliğe yatırmadan bırakın topluma öncülük etmeyi, kendiniz yürüyemezsiniz. Nitekim kendinizi dahi taşıyamıyorsunuz. Muazzam bir söylem ve eylem gücüm var. Bunları size sunuyorum, zorla vermeye çalışıyorum, yine almıyorsunuz. Kendinizi bir çözümsüzlük olarak dayatmakta ısrar ediyorsunuz. Neden? Bu önemli tabi çünkü ciddi bir iş. Şu anda Apo gerçeği hem bir süren durum olarak hem de an olarak tarihe damgasını vurmuş ve öyle gidiyor.”
Öcalan’ın bu görüşlerine dönük yazarın değerlendirme ve yorum çerçevesinde olanlara alıntılarla devam ediyoruz.
“Abdullah Öcalan, her şeyi, herkesten iyi bilen biridir! O her konuda uzmandır, siyasetçidir, sanatçıdır, hukukçudur, sinemacıdır, tarihçidir, fizikçidir, bilim insanıdır. 50 yıldır anlatıyor ama PKK’de “ kendisi yürüyemeyen, kendisini bile taşıyamayan’”lar, yani Apo dışındaki tüm PKK ve zaten “ dağılmış, felç edilmiş, anlama gücü yok “ olan halk, bir türlü” önderlik gerçeğini” anlamıyorlar! “Önderlik gerçeği” yani Apo anlaşılamadığı için gerilikle ısrar ediliyor. Apo dışında mücadeleyi yürütenler, Apo’nun onların kullanımına sunduğu “muazzam söylem ve eylem gücü” nü alıp kullanamıyorlar . Hatta bazen Apo’nun söyledikleri dışında işler yapmaya kalkışılıyor. Apo’nun “ muazzam söylem ve eylem gücü” nün hikmetini anlamayanlar böylelikle “kendilerini çözümsüzlük olarak dayatmakta ısrar ediyor” lar.”
“Öcalan, her şeyi kendisi başlatan ve kendisi ile bitiren bir “önderlik”tir. O kendisine hayrandır, kendi durumunu abartan, benmerkezci bir tavır içinde olan narsist bir kişiliktir. Kendini diğer insanlardan, özellikle de 50 yıllık PKK tarihinde “şehitler dışında” ki kadro ve militanlarından üstün gören bir anlayışa sahiptir. Eleştiriye kapalıdır, hata yaptığını hiç düşünmemektedir. Ona sürekli övgü ve iltifatta bulunmak, ona inanmak, her söylediğini adeta mutlak gerçek olarak görmek, gereğini yapmak gereklidir.”
“Geçek “Apo” cular, Öcalan’ı “önderlik” olarak kabul edenler, onda olağanüstü değerler bulunduğuna kelimenin gerçek anlamında iman edenlerdir. Ona sadakatle bağlıdırlar. Öcalan’ın görüşleri sorgulanamaz, o her zaman haklıdır, ne söylese doğrudur, yerindedir. “ Önderlik” yanılmaz! Yanıldığını düşünenler onu anlayamamışlardır! Aslında “Önderlik” ile ona inanan PKK’liler arasında ilişki şeyh-mürit ilişkisidir. Müritler içinde kimileri şeyhin söylediğini sorgulamaya kalktıklarında, şimdi olduğu gibi, şeyh onlara haddini bildirir. Elli yıldır anlatıyorum, anlamıyorsunuz! Müritler, daha önceki bütün pratiklerindeki tavırlarıyla bizzat şeyhi uçurdukları için, hizaya çekildikleri “özeleştiri” yapma, daha doğrusu biat etme dışında bir çıkar yoları yoktur.
Yazarın bu alanda yaptığı değerlendirme dışında yazı kapsamı içinde Öcalan’ın diğer spesifik konulardaki görüşleri ve bizce daha da önemli olan Marksizm üzerine görüşlerinin değerlendirilmesi ve yorumları bulunmaktadır. Özellikle Marksizm üzerine değerlendirme bu yazının kapsamında değil ama ayrı bir yazı olarak değerlendirme yapılabilir.
Sonda söylenecek olanı başta söylemek daha önemli ve uygun olacaktır. Öcalan’ın kısmi görüşlerinin değerlendirilmesi ve yorumları toptancı, somut şartların somut analizini dışlayan, ezber, mutlakçı, indirgemeci bir anlayışla nesnel değil, kendi siyasi çizgisi gereği öznel saiklerle yapılmıştır. Elbette bizler Devrimci Marksizm’in siyasi ufkunun genişliği ve Devrimci Marksizm’in siyasi ve progmatik çizgisinin diyalektik saikleriyle bütünsel olarak doğru ve gerçekçi olmasından kaynaklı “sonuçlarından korkmadan” her konuda görüşlerimizi özgürce yapıyoruz. Bu noktada bir kez daha belirtmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Devrimci Marksizm’in önderleri ( Marks, Engels, Lenin, Troçki, Roza, Gramchi. ) dahil Öcalan’da kült, ikon, mutlak değildir eleştiri ve yanlışlama devrimci olmanın gerçekliği tersi muhafazakarlık, arkaiklik olacaktır.
Öncelikle şu değerlendirme ile başlamak istiyoruz. Geçmişte muhteva olarak tüm örgütlerin çevrelerin kişisel ve kolektif önderlikleri nesnel ve bütünsel olarak ( İdeolojik, teorik, politik, örgütsel olarak ) adeta tarih olmuşlardır. Bu önderlikler, kişisel önderlikler veya kolektif önderlikler olarak yalnızlaşmışlardır. Bu yalnızlaşma tek başına bu önderliklerin çevresinde şekillenen, örgütlenen kitlelerin kopuşu anlamında bir yalnızlaşma değil, daha da kalıcı olan bu anlamda radikal kültürel olarak yalnızlaşmadır. Kitlesel kopuşun yeniden kazanılması zor da olsa mümkünken, kültürel yalnızlaşma kalabalıklar içinde başlayan yalnızlaşma olduğu için kalıcı, radikal olduğu ve sürece damgasını vuran şekliyle de belirleyici olmuştur.
Bu zafiyet, açmaz, kırılganlık vb. benzeri olumsuzluklar kişisel değil, bütünsel ( İdeolojik, teorik, politik, örgütsel olarak ) saiklerle arkaik, muhafazakar olan Stalinizm’in onun önemli bir versiyonu olan ikameci sosyalizmin bu liderliklerde kültürel kodların egemenliği ile şekillenmiştir. Dolayısıyla Batıda bu kişisel ve kolektif önderliklerin yalnızlaşması idealizm değil kültürel kodları da kapsayarak materyalist bir yalnızlaşma olmuştur. Elbette Batıda şekillenen bir Öcalan gerçekliği olsa diyalektik saiklerle aynı yalnızlaşma Öcalan için de tartışmasız olacaktı. Çünkü dönemde ( Küresel çapta da) yoğun ve belirleyici Stalinizm’in, İkameci sosyalizmin tedrisatından Öcalan’da geçmiştir.
İşte bu noktada Öcalan’ı eleştirmek, yanlışlamak devrimci bir tutum olacaktır. Ama bundan sonrası Batıda değil de Kürdistan coğrafyasında şekillenen bir Öcalan gerçekliğini ( Diyalektik olarak nesnel-öznel farkıyla ) Batıda yaşamış gibi Öcalan gerçekliği saikleriyle değerlendirmek, yorumlamak toptancı, somut şartların somut analizini dışlayan, ezber, mutlakçı öznel bir değerlendirme olacaktır.
Sosyalistler-komünistler için en yetkin ulusal sorunlar var olan devlet, iktidarla müzakere olarak şekillenir ( Küresel çapta da benzeri süreçlerden geçilmiştir ) bu anlamda karşılıklı taviz ve uzlaşmalar konunun otantikliği ve nesnelliğinden kaynaklıdır. Bu durum sömürgelerde- iç sömürgelerde daha belirgin olmuştur. Ama sömürgelerden bile daha geri düzeyde alt-sömürge şartları varsa bu taviz ve uzlaşmanın daha başat olması nesnelliğin zorunlu sonucudur. Dolayısıyla sosyalistler-komünist çevreler kendi siyasi çizgilerinin gereği olarak indirgemeci bir anlayışla konuya yaklaşıp gerçekliği görmeyip, küçümsemeleri somuttan ve gerçeklikten kopmak olacaktır.
İşte en politik ve bilinçli bir taban olan Kürt hareketi ( yalnızca tabanda değil, PKK’nin yönetici kadrosunda, orta ve alt kadrolarda, dört parçada, Avrupa’da ) bütün yaşanmışlıkları dikkate alarak Öcalan’ı rehber, önder görüyorlarsa bu tutum kitle kuyrukçuluğu, önder kuyrukçuluğu değildir. Dili, kültürü, varlığı yalnızca asimile edilen değil yok edilen alt-sömürge olarak halk geçekliğinin somut tezahürüdür. Geri, arkaik, aşiret hayatı, berdel vb. geleneksel kuşatılmışlık şeklindeki bir anafordan, cenderen özgürleşen bir kadın, genç, halk gerçekliği iç devrim, kantonlar, komünler şeklindeki özgün yapılanma pratik gerçeklik ( (Yaşanan olarak Rojava’da ) olarak adeta siyasi devrim olmuştur. Bu gerçekliğin yaratıcısı, oluşturucusu ve kurucusu olarak Öcalan ve PKK gerçekliği olduğu da açıktır. Dolayısıyla Kürt tarafı olarak Öcalan önderliğindeki devlet ile Kürt sorununun çözümünde müzakere çerçevesinde taviz ve uzlaşma tutumu Kürt halk gerçekliğinin talepleriyle örtüştüğü için Dünyanın güçlü ve kitleselleşen bir örgütlenmesi olan PKK Öcalan’ın çağrısıyla silahları bırakmış ve kendini feshederek, siyasi aşamaya geçmiştir.