16.09.2023, 11:56

Gün Zileli’nin, Sungur Savran’ı gündemine aldığı yazı konusunda bazı noktalar

Bir kaç haftadır içe dönük tartışmaların yoğunluğundan kaynaklı günlük gelişmelerin değerlendirilmesi yapamamıştık. Bu noktada epey bir olay ve konu birikimi yaşandı. Dolayısıyla bizlerde zorunlu olarak bu olay ve konulardan öne çıkan ve önemli gördüklerimizi seçerek yazıya başlamak istiyoruz.

1 Eylül Dünya Barış Günü yine barıştan uzak, savaş tam tamları arasında kutlandı. Elbette kapitalizmin bir dünya sistemi olması noktasında kapitalist mülkiyetin ( Özel ve devlet mülkiyeti olarak ) varlığı savaşların potansiyel bir eğilim olduğunu gösteriyor. Gelinen noktada kapitalizmin çoklu kriz, çöküş durumundan kaynaklı kırılganlığı, “yıkıcı kaos” durumu artık kapitalizmin çevrim yasalarında toparlanmayı yeterince yerine getiremiyor. Bu durum aynı zamanda kapitalizmin yeni değer, fazla değer, artık değer üretmede zorlanması ile birleştiğinde sürdürülebilirlik başat olarak zora girmiş durumdadır. Dolayısıyla bu nesnel durum savaşların potansiyel varlığını daha da hızlandırmış durumdadır. Yine bu kırılgan ve kaos durumu nükleerin caydırıcı etkisiyle özellikle dünya savaşın engelini ortadan kaldırsa bile sürpriz olmayacaktır.

Gelinen noktada savaş konusunun somut durumuna baktığımızda bu durum daha anlaşılır olacaktır. Dünya üzerinde savaş ve çatışma bölgeleri azalmak bir yana sürekli olarak artıyor ve genişliyor. Ukrayna-Rusya savaşı tüm şiddeti ile sürüyor. Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Sahra Altı Afrika gibi bölgeler zaman zaman sıcak çatışmaların yaşandığı, tarihsel bazı anlaşmazlıkların kapitalizm-emperyalizm tarafından kışkırtıldığı gerilimlere sahne oluyor. Kapitalist tekellerin egemenliğindeki emperyalist sistem ve bu sistemin belli başlı temsilcileri olan emperyalist devletler, ham maddelere ve pazarlara egemen olmak, ticaret yoları üzerinde denetim kurmak, daha fazla güce ve egemenliğe sahip olmak, bu gücü rakipleri diğer emperyalistleri geriletmek için kullanarak, sert bir rekabet içine girmiş durumdalar. Birbirlerinin çıkarlarına darbe vurabilmek için bölgesel ve yerel savaşları, çatışmaları körüklüyorlar, silahlanmaya hız veriyorlar.

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü tarafından bu yılın nisan ayında yayımlanan raporuna göre, Batı ve Orta Avrupa ülkeleri arasında askeri harcamalar 2013-2022 arasında yüzde 30 yükselmiş. Bu oran aynı dönemde Doğu Avrupa ülkelerinde yüzde 72 olarak tespit edilmiştir. Bunda elbette Rusya’nın şubat 2022’de Ukrayna’ya saldırmasıyla başlayan savaşın büyük payı bulunuyor. Silahlanmaya en fazla bütçe ayıran ülkelerin başında Finlandiya ( yüzde 36 ), Litvanya ( yüzde 27 ), İsveç ( yüzde 12 ) ve Polonya ( yüzde 11 ) geliyor. Ukrayna ise bir yıl içinde askeri harcamalara ayırdığı bütçeyi yüzde 640 artırmış. 2022’de askeri harcamalara 44 milyar dolar ayırıyor. Böylece 2021 ‘de askeri harcamalara ayırdığı yüzde 3,4’lük bütçe oranı yüzde 34’e çıkıyor. Benzer bir tablo Rusya’da da söz konusu. Savaş nedeniyle 2022 askeri harcamalara ayrılan bütçe yüzde 9,2 artırılarak 86 milyar dolara çıkarılıyor.

Askere harcamalara devasa bütçeler ayıran ülkelerde, bunun sağlıktan, eğitimden, sosyal alanlardan kesilerek ayrıldığı bir gerçek. Örneğin Almanya’da askeri harcamalar için 100 milyar avro ayıran hükümet , çocukların yoksulluk içinde yaşamaması için yapılan pazarlıkların ardından ancak 2,4 milyar avro ayırıyor.

Bu arada nükleer risk konusunda tartışmalar da yoğun olarak devam ediyor. ABD’nin Hiroshima ve Nagazaki’ye atom bombası atmasının 78. Yıldönümüydü. Yüzbinlerce insanın ve doğanın bir anda katledilmesinden söz ediliyor. Dünyadaki canlı varlığını yok edebilecek nükleer savaş tehdidinin güncel olduğu söyleniyor. Ukrayna savaşı ve dünyanın pek çok yerindeki gerginliklerde taraflar nükleer silah kullanma tehdidi yapmaktan geri durmuyorlar. Güncel durum , nükleer silah üreten ya da Türkiye gibi topraklarında bulunduran hiçbir ülke Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşmasını imzalamadı. İmzalayan ülke sayısı 92, bunların 68’i parlamentolarında da onaylanmış durumda.

Nükleer silahların kullanımında bir düğmeye basmanın korkunç sonuçları olacağı bildiriliyor. Dünyada halen bulunan 13 bin nükleer silahın sadece 250 ‘sinin kullanımı ile 120 milyon insanın anında öleceği, oluşacak kıtlıktan ise iki milyar insanın etkileneceği hesaplanıyor. ABD ve Rusya arasındaki bir nükleer savaşta “nükleer kış” olacağı, 5-6 milyar insanın ölümüne yol açacağı, dolayısıyla insan neslini yok edebileceği bildiriliyor. Bu nedenle nükleer silahların yok edilmesi “ acil halk sağlığı önceliği “ olarak tarif ediliyor.

Savaş tam tamlarına dönük somut bir örnek daha yaşanıyor. ABD’den yapılan açıklamaya göre, 5. Filo’ya ( Kapitalist-emperyalist savaş aparatı 6. Filo’yu devrimciler unutmuyor) bağlı çıkarma gemisinin 3 binden fazla denizciyle birlikte Basra Körfezi’ne gittiği belirtildi. Açıklamada küresel ekonomiyi korumak için Körfezli ortaklarımızla koordineli olarak Hürmüz Boğazı’na ve Aden Körfezi’ne geldiklerini, tehdit altındaki deniz seyrüseferini korumak için buradayız denildi.

Bu açıklamaya ek olarak Pentagon, bölgeye düzinelerce F-35 savaş uçağının yanı sıra F-16 ve A-10 savaş uçakları ve deniz güdümlü füze muhriplerinin yanı sıra ek helikopterler ve çıkarma gemileri göndermeyi planladığını da duyurdu. Yine 5. Filo Sözcüsünün belirttiği gibi ABD’nin Hürmüz Boğazı hassasiyetinin temel sebebi İran ki Sözcü İran’ın bu bölgedeki deniz hakimiyeti kurma çabasının kırılmasından bahsediyor ve İran’ın ticari gemileri taciz etmesinin ve el koymasının neden olduğu bölgesel gerilimlerin hafifletilmesinin amaçlandığı belirtiliyor.

Tüm bu savaşa dönük girizgahtan sonra çözüm ve barış konusundaki önemli tavır ve anlamlı sözlerle bu bölümü sonlandırmak istiyoruz.

1955 yılında Cezayir halkı, Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi sırasında İtalya’dan silah yardımı ister. O sırada grevde olan liman işçileri Cezayir halkına şöyle bir yanıt verir, İtalyan işçileri olarak her zaman yanınızdayız. Bu silahlar olmadan mücadelenizi büyütemeyeceğinizi düşündüğümüz için grevimizi geçici olarak durduruyor ve silah sevkiyatını olabildiğince size ulaştırmak için yola çıkıyoruz.

İtalyan limanları ve şimdilerde havaalanları savaş sanayisinin transfer rotasında yer alır. Cezayir bağımsızlık mücadelesinden bu yana da silah sevkiyatını reddetmek gibi bir geleneğin merkezi olmuştur. Bu enternasyonal gelenek ve tutum, günümüzde de Yemen savaşı sırasında Suudi Arabistan’a giden silahların, Ukrayna’ya AB ülkelerinden akan teçhizatın ve İsrail’e transferin durdurulmasında İtalyan işçileri devreye girmişler, İspanya, Fransa gibi ülkelerin işçileri de buna katkıda bulunmuştur. 31 Mart 2021’de Suudi silah gemilerinin geçişine karşı bütün limanlarda yapılan eylem çağrısında işçiler, “ Savaşın faturasını sadece Rusya ve Ukrayna işçileri değil bütün Avrupalı emekçiler ödeyecek. Savaş için tek bir kuruş, tüfek ya da asker hayır. Limanlarımızı silah ticaretine kapatıyoruz demişlerdir.

Çatışma bölgelerine silah ve asker transferi savaş hukuku kapsamında yasaklanmış olmasına rağmen saldırgan devletler, kıtalar ve bölgeler arasında sevkiyat zinciri oluşturmaya devam ettiler. İtalyan işçilerinin dayanağı dayanışma duygusunun yanı sıra uluslararası hukuktu, Teshir ettiler, takip ettiler ve sevkiyatları olabildiğince engellediler.

Savaşa karşı barış için anlamlı sözler ise, “ en kötü barış savaştan her zaman iyidir “, “ barışı üzdük savaş çıktı “, “savaş için tank, top, tüfek, uçak vs. gerekliyse barış için bir el sıkışma yeter “, savaş para ister barış bedavadır “, Elbette barış adına final söz Aram Tigran’a ait olsun “ Dünyaya bir daha gelirsem, ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım.”

Sonuç olarak özellikle yerel ve bölgesel savaşların engellenmesi için kapitalizm içinde de barış mücadelesi işçi sınıfı öncülüğünde en geniş emekçilerin birleşik mücadelesi savaşı caydıracaktır. Bu noktada önemli olan bu barış mücadelesinin dünya çapında olması ve kitleselleşmesidir. ( Örneğin ABD’nin Vietnam saldırısına dünya çapında kitlesel tepki gibi ) Ama özellikle dünya savaşlarının ve nükleer savaşların yalnız engellenmesi değil tümden, mahreçlerinden ortadan kaldırılması ve kalıcı ve radikal bir barış için sınıfların, sınırların, ulusların, devletlerin ortadan kaldırılmasının adı olan komünizm savaşlarında dönüşü olmayan sonu olacaktır.

Bu bölüme kapitalizmin güncel ekonomik gelişmeleri ve işçi direnişleriyle devam ediyoruz.

Türkiye kapitalizminin yapısal ve kendi otantik konumundan kaynaklı kriz, çöküş durumu devam ediyor. Günlük olarak etiketlerin değiştiği, sürekli yükselişte olan enflasyon- pahalılık, yükselişte olan işsizlik, alım gücüne bağlı olarak kronik hale gelen gerçek ücretlerin düşüklüğünün kapitalist mülkiyetten kaynaklı olduğu daha net ve görünür hale gelmiştir.

Gelinen noktada somut duruma baktığımızda geçtiğimiz yaz aylarında tüketici enflasyonun da son 60 yılın en anormal artışı yaşandı. Özellikle vergiler ve akaryakıt zamları nedeniyle sadece son iki ayda tüketici fiyatları yüzde 18,58 arttı. Yüksek enflasyon yılın ikinci altı aylık dönemi için yüzde 34 artan asgari ücret ve yüzde 25 artan emekli aylıklarını ciddi anlamda eritti.

TÜİK’in açıkladığı veriler dikkate alınırsa 11 bin 402 liralık asgari ücret satın alma gücü açısından sadece son iki ay içinde 2 bin 118 eriyerek 9 bin 284 liraya düştü. Temmuz ayında 20 bin 352 lira olan en düşük memur maaşı ise enflasyonun etkisiyle 16 bin 571 liraya geriledi. Büyük bölümü 7 bin 500 lira maaş alan emeklilerin satın alma gücü ise son iki ay içinde bin 394 lira daha azaldı. Yılın ikinci yarısından itibaren enflasyon yükselmeye devam edecek ve ücretler- maaşlar sabit kalacağından önümüzde dönemde ücretli emekçilerin reel gelirlerindeki erime sürecek.

Seçim sonrasında döviz kurlarında yaşanan yukarı yönlü hareketlilik ve yüksek enflasyon sorunu 2018 ve 2021’de olduğu gibi emekçilerinin gelirini fiilen düşüren ve satın alma gücünü zayıflatan en temel etkenler olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim ücretli emekçilerin milli gelirden ve toplam servetten aldıkları payın son beş yıl içinde TL’nin değer kaybettiği ve enflasyonun yüksek seyrettiği yıllarda azaldığını görüyoruz. Enflasyonun yüksek oranlarda arttığı, ücretlerin ise aynı oranda artış göstermediği her yıl gelir dağılımı yoksul emekçilerin aleyhine bozuluyor.

Yine TÜİK verilerine göre işgücüne yapılan ödemelerin payı 2018 yılında yüzde 33,5 iken bu oran 2022 yılında yüzde 26,3 oldu. Yani işgücü ödemelerinin payı 7,2 puan gerilemiş. Aynı dönemde sermayenin milli gelirden aldığı pay ise yüzde 49,5’ten yüzde 53,7 ‘e yükselmiş. Bu durumun yarattığı olumsuz tablo uluslararası raporlara da yansımış durumda. Küresel servet raporuna göre Türkiye’de nüfusun en zengin yüzde 1’inin toplam servetten aldığı pay 39,5 iken bu oran nüfusun yüzde 90’lık kesimi için sadece 30,2 olarak gerçekleşmiş. Nüfusun en zengin yüzde 10 kesiminin toplam servetin yüzde 69,8’ ine sahip olması bile emekçilerin yıkım içinde olduğunu somut olarak göstermektedir.

Türkiye’de ücretli çalışanların sayısı sürekli artmasına rağmen ücretlilerin milli gelirden aldıkları payın azalması ülke ekonomisinin kelimenin tam anlamıyla bir “düşük ücret ekonomisi” haline getirildiğini gösteriyor. İktidarın çift haneli zam oranları açıklaması bile “düşük ücret” politikası nedeniyle milyonlarca insanın en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmesinin görülmesini engellemiyor.

Elbette beterinde beteri var. Emeklilerin aylıklarının sefaletinden bahsedeceğiz ama daha düşük aylıklarla yaşamak zorunda olan ölüm aylığı, engelli aylığı, dul ve yetim aylığı, yaşlılık aylığı alanlar ( 2 bin ve biraz üzeri aylık alanlar ) ekstra sefalet ve yıkım içindeler. Bu ülkede on iki milyonu aşkın emekli var ve bunların yaklaşık on milyonu asgari ücretin altında emekli maaşı alıyor. Ev kiralarını 15-20 bin olduğu koşullarda yalnızca kira için üç emekli maaşı gerekiyor.

Milyonlar için durum bu iken, siyasi elitlerimizin emekli aylıklarında durum ne diye baktığımızda, istisnalar hariç olmak kaydıyla, aktif vekilken bile elini kaldırıp indirmekten başka bir şey yapmayan vekiller, emekli olunca da vergilerimizle refah içinde yaşamaya ve ayrıcalıklarını korumaya devam ediyorlar. Onların hali hazırdaki emekli maaşı bile halen çalışmakta olan emekçilerin kat be kat üzerinde. Şu an bir milletvekili emeklisi 65 bin emekli aylığı alıyor. Bu maaşa hak kazanabilmesi için iki yıl vekillik yapması yeterli. Üstelik de emekliliğe hak kazanan vekiller halen aktif görevdeyse hem vekil maaşı alıyor hem de emekli aylıkları bağlanıyor. Bu da toplamda aylık 150 bin TL bir gelire tekabül ediyor. Maaşları üç ayda bir yattığı için de her üç ayda bir hesaplarına harcırahlar hariç 450 TL yatıyor. Pasaport, VIP, sağlık hizmetleri, trafikte cezasızlık gibi diğer ayrıcalıkları eklediğimizde, vekilliğin neden temsil görevi olarak değil de ayrıcalık makamı olarak görüldüğünü sanırım daha iyi anlarız. Türkiye’de hemen herkesin “büyüyünce” neden vekil olmak istediğini bu somut veriler yeterince açıklamaktadır.

Yine son verilere baktığımızda işçi ve emekçilerin giderek yoksullaşmasının koşullarını ve sermayenin kârlarının katlandığını net olarak görmekteyiz. Merkez bankasının faiz oranlarını yüzde 25 baz puana yükselmesi, TÜİK’in yıllılk enflasyonu yüzde 58,94 aylık yüzde 9 larda açıklarken ENAG yıllık yüzde 128,05 aylık yüzde 8 lerde açıklıyor. İşsizlik yine yükselişe geçerken 10 milyonu bulduğu söyleniyor. Açlık sınırı 12 bin 198, yoksulluk sınırı 39 bin 733 lira. Bu son verilerde gösteriyor ki işçi ve emekçiler yoksullaştıkça sermaye-burjuvazi servetini büyütmektedir. Örneğin Koç Holding’in işçi başına net kârı 607 bin TL ye ulaşmış, Koç Holding 155 bin işçi çalıştırıyor ve 2022’de net kârı 69 milyar 806 milyon TL olmuş.

Tüm bu kapitalizmin yapısal ve otantik konumundan kaynaklı olumsuzluk ve yıkımına karşı iktidarın Maliye Bakanı Şimşek ile gündemine aldığı mali disiplin, verimlilik ve son açıklanan Orta Vadeli Program ( OVP ) sermayenin önündeki engelleri aşma ve emekçileri daha da yoksullaştıran bir program olması adeta eşyanın tabiatına uygundur. Bu noktada genel çerçevede OVP’ye değinmek istiyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla AKP’nin 2024 ile 2026 yılarını kapsayan Orta Vadeli Programı ( OVP ) resmi gazetede yayımlandı. Programa göre OVP’de “ güvenceli esnek çalışma” adı altında , “ Uzaktan kısmi ve geçici süreli çalışma gibi yeni nesil esnek çalışma modellerine “ uygun “mevzuat düzenlemelerinin hızlı ve etkin bir biçimde hayata geçirileceği” belirtiliyor.

Bunun tercümesi şöyledir. Esnekliğin olduğu yerde güvenceli çalışma söz konusu olamaz. Böyle bir programla , esnek çalışma modelleri sonucu çeşitli koruyucu sosyal hakları askıya alan, kısa dönemli çalışmada düşük ücret öngören, belirli süreli hizmet akitleriyle kıdem tazminatından yoksun bırakan, uzaktan çalışma ile patronun işyerindeki birçok yükümlülüğünü azaltan , çalışan açısından emeklilik süresini uzatan, sendikal örgütlenmeyi engelleyen bir model daha ağırlıklı olarak uygulanabilecektir.

Yine OVP’de “tamamlayıcı emeklilik sisteminden” söz edilerek kıdem tazminatının bireysel emeklilik sistemi bağlamında tasfiyesi amaçlanmaktadır. Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, OVP’nin yayımlanmasından ardından yaptığı açıklamada “ İşverenin katkısının olduğu yeni bir bireysel emeklilik modeli öngörüyoruz. Amaç sistemde kalış süresini ve fon tutarını artırmak diyerek yeni emeklilik sistemini “müjde” gibi sundu.

Ayrıca OVP ile patronların- iktidarın yılardır ekonomik krizin bütün yükünü emekçilerin sırtına yüklemeleri yetmemiş olacak ki, önümüzdeki üç yıl boyunca yüksek oranlı vergi artışları ve faiz harcamaları öngörülüyor. 2024 yılında vergi gelirlerinin 2023’e göre en az yüzde 76 artması ( 4,2 trilyon liradan 7,4 trilyon liraya çıkması ) hedefleniyor. Aynı dönemde faiz harcamalarında ise yaklaşık iki kat ( 646 milyar liradan 1,2 trilyon liraya ) artış bekleniyor. Dolayısıyla sadece bu iki uygulama bile OVP’nin yükünün büyük bölümünün emekçilerin sırtına yıkılacağının somut göstergesidir.

Kapitalizmin bu çürümesine, vahşiliğine karşı işçi sınıfı ve emekçilerin direniş ve eylemleri de devam ediyor.

Öncelikle şöyle başlamak istiyoruz, sermayenin işçi sınıfının mücadelesinden korkusu, kabusu özellikle sınıf bilinçli işçilere dönük yeni yaptırım ve cezalandırma ile devam ediyor. Patronlar sınıf bilincine ulaşan ve sömürüye başkaldıran işçileri kara listeye ( kırmızı liste ) almaya başlamışlar. Oluşturdukları listeleri firmalarla paylaşıyorlar, kendisinin işten çıkardığı işçiyi işe almamasını istiyorlar. Özellikle 3. Havaalanında İGA iş ortakları firmalarından başlayan ve devam eden kırmızı liste oluşturarak haklarını arayan işçilere GBT yaparak adeta işçilere karşı mahkeme kurulmuş.

Bu firmalar kendi aralarında işçi arkadaşların bilgilerini paylaşarak bu kişileri kendi şirketlerinde çalıştırmıyorlar. Örneğin belli taşeronların bundan bilgisi olmadığı için memleketlerinden işçileri çağırırken kimlik bilgileri isteniyor. Kimlik bilgileri merkezlerine atınca merkezden bu işçi sorunlu bir işçidir, işe almayın cevabını alıyorlar. Taşeronlar işçiyi çalıştırmak istemesine rağmen ana firmalar hayır bu işçi sorunlu bir işçi, çalıştırmıyoruz deyip kestirip atıyorlar. Bu durum memleketinden iş buldum diye gelen işçiye ekstra bir işkence oluyor. İşçi şantiyeye girdiğinde “ seni işe almıyoruz, sen problemli birisin” deniyor.

Gelinen noktada kapitalizmin bu kirliliği ve çürümüşlüğüne karşı parça parça da olsa işçi direniş ve mücadelesi de devam ediyor. Tunceli’de DİSK’e bağlı Enerji- Sen’de örgütlü işçilerin düşük ücretler ve diğer talepler konusunda grevi ailelerin ve halkın desteği ile kararlı ve başarılı ile devam etmektedir. Yine Eskişehir’de maden işçilerinin açlık grevi tazminatların verileceği kazanımı ile bitmemiş oturma eylemi ile devam etmektedir. Tarım-Sen’de örgütlü özellikle kadınların ağırlıkta olduğu Agrobay Seracılık’ta direnişteki işçilere güvenlikçe fiziki saldırı da olsa kötü çalışma koşulları, geç yatırılan maaşlar, ücretsiz izin dayatması, mobbinge vb. karşı direniş devam etmektedir.

Bu arada Antep’te patronlar ne kural ne yasa tanıyor, işçileri kölelik koşullarında çalıştırmayı adeta bir gelenek haline getirmiş durumdalar. Ne sendika ne mesai tanıyorlar. Sendikalaşmak isteyen işçiyi zaman kaybetmeden kapı önüne koyuyorlar. Elbette buna karşı işçiler Şireci Tekstil, Erkaplan Halı, Artemis halı, Boyar Kimya, MDZ . de işçiler ayakta olup direniş devam ediyor.

Sonuçta kısaca bu parça parça direnişlerin merkezileşmesinin ve taleplerin kazanımı için işçi sınıfı ile sosyalist hareketin birleşmesinin somut ve organik ifadesi olan Devrimci Komünist İşçi Partisine ihtiyaç bir kez daha hatırlanmalı ve önemsenmelidir.

SONUÇ YERİNE

İç tartışmalar devam ediyor. Geçmişte yaşanan tekil olayların değerlendirilmesi ve diğer teorik, politik konuların değerlendirilmesinin yazılı olarak gündeme taşınması önemli ve isabetli olmuştur. Ayrıca başka yazıların devamı da önemli olacaktır. Bu yazılara dönük tek tek bir değerlendirme yapmayı gerekli görmediğimizi belirtelim. Yazılardaki bütünsel muhtevaya baktığımızda bizlerin önceki yazılarda yaptığımız değerlendirmeleri gerekli ve yeterli görüyoruz. Dolayısıyla burada komünist tavır ve anlayış çerçevesinde pratiğe dönük değerlendirmeler yapmak istiyoruz.

Bu yazıları diyalektik saiklerele bütünsel olarak içselleştirmeli ve kişisel ve örgütsel olarak ders alınmalıdır. Bu anlamda radikal eleştiri ve radikal özeleştiri doğal ve rutin bir işleyiş olmalıdır. Bu somutta ideolojik, teorik, politik, örgütsel olarak değişme, dönüşme, yenilenme ve gelişmeyi de kapsamalıdır. Dolayısıyla proletarya ya karşı yarı gönüllü yaklaşılmadığı noktada radikal eleştiri ve radikal özeleştiri kendi sonuçlarından korkmadan doğru ve gerçek sonuçlarına ulaşacaktır.

Açıktır ki kendisine devrimci, sosyalist diyen her örgüt için teori olmadan pratik olmaz tezi dışında başat olarak devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz tezinin savunulması, teoriye yüklenen kendi içinde netleşme demektir. Dolayısıyla devrimci pratik ve örgüt için devrimci teorinin varlığı ve önemi zorunlu ve gereklidir. Yani bu devrimci teori değişene kadar yazılı olarak çerçevesi çizilmiş ve bu anlamda netleşmiştir. Artık bu aşamadan sonra bu devrimci teorinin maddi güce dönüşmesi bu devrimci teorinin doğru şekilde pratiğe geçirilmesi ile mümkündür. Bunun için de bütünsel olarak Marksist donanımla yeterli düzeyde komünist kadrolara- insanlara ihtiyaç vardır.

Elbette toplumsal, sosyal olayların matematik, fizik yasaları gibi kesin ve mutlak saiklerle reçetesi yoktur. Ama o zaman kesitinde doğruların olması mümkündür ve reddedilemez. Dolayısıyla komünist kadro-insanlar elbette tornadan çıkmış gibi tek tip olmayacaktır. Ama ortalama bir komünist tutumda olması olağan olacaktır. Bu anlamda devrimci, sosyalist örgütlerde yukardan aşağıya diyalektik olarak şekillenecek olan kültür, komünist kadro-insanlar için etkileyen, belirleyen olacaktır.

Özellikle olağanüstü dönemlerde daha başat olan ve yukarıdan başlayan kültürel kodlar tüme yakın kapitalist tutum ve anlayışla şekilleniyor ve komünist insan ancak komünizmde mümkündür diyerek savunu gerekçelendirilerek onaylanıyor ve kanıksanıyor. Elbette ki kapitalizmde komünizmdeki gibi insan aramak indirgemeci, vulgar bir anlayış olsa da bu durum burjuva ilişkiler içindeki insan ile komünist insan arasındaki kapitalizm içinde de önemli farkı ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla kapitalizm içinde de komünist insanın farkı görülmez ve yaşanmazsa bu da indirgemeci, vulgar anlayış olur.

Bu anlamda onların ahlakı bizim ahlakımız arasında temel farkın görülmesi örgüt işleyişinde olumluluğun adeta alameti- farikası olacaktır. Eğer yukardan şekillenen kültürel kodlar açıklık, tutarlılık, paylaşma, dayanışma, hak, adalet, sevgiyi kapsayacağı gibi, yalan, sekterlik, ikameci, adaletsizliği, sevgisizliği kapsayacak ve aşağıya , bütüne diyalektik olarak yayılacak ve komünist insan şekillenmesinde etkileyen, belirleyen olacaktır.

Bu durumda somutta egemenlere karşı yalan söylenmezken, kendi yoldaşlarımıza karşı yalan adeta bir anlayış olacaktır. ( Tek tek tavrı değil bir anlayışı ifade ettiğimizi belirtelim ) Yine komünist ilke ve anlayış ile donanım için çaba ve mesai harcamak yerine, karşımızda ki muhalif insanı nasıl açmaza düşürürüz, nasıl onu yola getirir , adeta oto sansüre uğratırız, güç gösteri için daha fazla çaba ve mesai harcanırsa yukardan aşağıya şekillenen kültürel kodlar da netleşir.

İşte böylesi kültürel kodların başat olması, önemli bir taciz olayının yaratıcısı olur. Ortaya çıkan taciz olayı tarafların adeta birbirlerini yemesine yol açar, yalan ve hakarete varan çağrışımlar rahatlıkla dile getirilir. Böylesi bir taciz olayında rahatlıkla birlik olmaktan başka çözüm yokken keskin ayrılıklar, taraf olmak yaşanıyorsa bu durum herkesi ciddi ölçüde düşündürmelidir. Yine örgüt içinde çıkan her tekil olayı doğru öncülükler hareketin genel çıkarları olarak en yüksek birlik çerçevesinde çözmek yerine, nesnel veya öznel saiklerle de olsa dar çevrelerde ve kendi küçük taraftarların çıkarları ve yengisi üzerine yapılırsa dışarda birlik aramak önemli bir ilke iken, hareket içinde ilkeli, ilkesiz şekilde bölünen 10 a yakın grup çıkması sürpriz olmayacaktır.

Bu arada Gün Zileli’nin, Sungur Savran’ı gündemine aldığı yazı konusunda önemli gördüğümüz bazı noktalar üzerinde durmak istiyoruz.

Öncelikle şunu rahatlıkla belirtebiliriz. Savran’ın kitabında belirttiği görüşler bizim açımızdan yeni değildir bu anlamda sürpriz olmamıştır. Bir eğilim olarak Ortodoks Troçkizim ve onun temsilen Savran suni zorlamalar dışında Stalinizm’den bütünüyle kopamamış ve onu aşamamıştır. Proletarya ekonomik ve siyasi olarak mülksüzleşmiş tespitini yapmalarına rağmen ısrarla ve ortodokça Stalinizm dönemine işçi devleti demek, buna dejenerenin eklenmesi de bu tespitin yanlışlığını ortadan kaldırmayacaktır.

İşçi devletini kapitalizmden devir alınan sanayileşme, planlama, devletleştirmeyle açıklamaya çalışmak, işçi devletini fiili değil anayasa da yazıldığı şekliyle kabul eden anlayışın kitaptaki değerlendirmeleri elbette yanlış olacaktır. Diyalektik işleyiş , en aleni ve görünür şekliyle bu yazıdaki değerlendirmelerde görülmektedir. Bir analoji yaparsak yanlış iliklenen düğme gibi hemen tüm yazıdaki tespitlerdeki yanlışlarda görülmektedir. “ Dejenere işçi devleti “ tespiti ve diğer Ortodoks Troçkizm konusunda başta ( Marksizm 1 kitabımızda olmak üzere ) diğer yazılarda yeterince değindiğimiz için burada detaylara girmiyoruz.

Ayrıca Zileli’nin Savran’ın kitaptaki görüş ve savunduklarına katıldığımız için tek tek o konuları buraya taşımaya gerek görmediğimizi belirtelim. Dolayısıyla Savran’ın Kemalizm-Atatürk konusunda ulusalcı, milliyetçi, devletçi çizgide olması noktasında oligarkların egemenliğindeki Putin Rusya’sının Ukrayna’ya saldırısı ve işgalinde bırakalım tarafsız kalmayı Rusya’dan yana tavır alması sürpriz olmamıştır. Yine kitaptaki Kemalizm- Atatürk konusunda sosyalistler için en ince ve hassas olan Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de boğularak katledilişleri olayında bile Kemalizm’i- Atatürk’ü aklamak için ısrarla çabası da sürpriz olmamıştır.

Bu arada Zileli’nin Ekim Devrimi ve İşçi Devleti, Sovyetler, sosyalizm konusundaki görüşlerini de genel olarak doğru bulmadığımızı bu anlamda sorunlu olduğunu belirtelim. Zileli yaşananlara yani sonuca bakarak değerlendirme yapıyor. Sönümlenmesi gereken devlet aparatının daha güçlenmesini kendi devletsizlik ( Komünizmin sonuçta devletsizlik olduğu bu anlamada ortaklaştığımızı da özellikle belirtmek istiyoruz ) çizgisinden yaklaşımla mahkum etmesi adeta pratiğin teorikleşmesi olmuştur. Nesnel bir durum olarak kapitalizmden, kapitalist devletten devir alınan ( parçalanmış bile olsa ) devlet aparatının sönümlenmesi ve giderek ortadan kalkması için süreçlerin atlanmaması diyalektik bir nesnelliktir. Yani parçalanmış da olsa devlet aparatı geçiş sürecinde proletarya egemenliğinde devletleştirmeler ile yarı devlet olarak şekillenmiştir. Giderek diyalektik süreçle komünizmin ilk aşaması ile birlikte devletin sönümlenmesi daha hızlanmış ve başat hale gelmiştir

Artık yarı devlet diyalektik süreçle “siyasi aygıt” olarak devlet olmayan devlet şekline dönüşme aşamasına evrilmiştir. Somut duruma baktığımızda Ekim Devriminin hemen arkasında devletin sönümlenmesine en temel örnek olarak ordu kurumundan rütbe, nişan, selam vb. zorunluluğun kaldırılması ile başlanmıştır. Elbette bu noktada kritik soru dünya devriminin varlığı veya akıbetidir. Sönümlenmeye başlayan devlet aparatının Lenin döneminin özellikle son dönemlerinde de güçlenmesi dünya devriminin yenilgisi ve yetişememesi noktası bizce temel önemdedir. Yaşanmamış ve yetişememiş bir dünya devrimi koşullarında bakılması gereken ve doğru olan pratiğe bakmak değil dünya devriminin teorik yanını dikkate almaktır. Bu noktada dünya devriminin reddi başka bir çizgi olup, bizim konu ile ilgili değerlendirmemiz dışındadır.

Yorumlar (0)
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Galatasaray 37 99
2. Fenerbahçe 37 96
3. Trabzonspor 37 64
4. Başakşehir 37 58
5. Beşiktaş 37 56
6. Kasımpasa 37 53
7. Alanyaspor 38 52
8. Sivasspor 37 51
9. Rizespor 37 50
10. Antalyaspor 38 49
11. A.Demirspor 37 44
12. Samsunspor 37 43
13. Kayserispor 37 42
14. Konyaspor 37 41
15. Gaziantep FK 37 41
16. Ankaragücü 37 40
17. Hatayspor 37 38
18. Karagümrük 37 37
19. Pendikspor 37 37
20. İstanbulspor 37 16
Takımlar O P
1. Eyüpspor 34 75
2. Göztepe 34 70
3. Sakaryaspor 34 60
4. Bodrumspor 34 57
5. Ahlatçı Çorum FK 34 56
6. Kocaelispor 34 55
7. Boluspor 34 53
8. Gençlerbirliği 34 51
9. Bandırmaspor 34 50
10. Erzurumspor 34 44
11. Ümraniye 34 43
12. Manisa FK 34 40
13. Keçiörengücü 34 40
14. Adanaspor 34 39
15. Şanlıurfaspor 34 38
16. Tuzlaspor 34 38
17. Altay 34 10
18. Giresunspor 34 7
Takımlar O P
1. M.City 38 91
2. Arsenal 38 89
3. Liverpool 38 82
4. Aston Villa 38 68
5. Tottenham 38 66
6. Chelsea 38 63
7. Newcastle 38 60
8. M. United 38 60
9. West Ham United 38 52
10. Crystal Palace 38 49
11. Brighton 38 48
12. Bournemouth 38 48
13. Fulham 38 47
14. Wolves 38 46
15. Everton 38 40
16. Brentford 38 39
17. Nottingham Forest 38 32
18. Luton Town 38 26
19. Burnley 38 24
20. Sheffield United 38 16
Takımlar O P
1. Real Madrid 37 94
2. Barcelona 37 82
3. Girona 38 81
4. Atletico Madrid 37 73
5. Athletic Bilbao 37 65
6. Real Sociedad 37 60
7. Real Betis 37 56
8. Villarreal 37 52
9. Valencia 37 48
10. Deportivo Alaves 37 45
11. Osasuna 37 44
12. Getafe 37 43
13. Sevilla 37 41
14. Celta Vigo 37 40
15. Las Palmas 37 39
16. Rayo Vallecano 37 38
17. Mallorca 37 37
18. Cadiz 37 33
19. Granada 38 21
20. Almeria 37 18