banner100

banner48

25.11.2023, 21:05

Milliyetçilik üzerine

Son dönemde dünyada ve Türkiye’de kapitalizmin kriz ve çöküşünden kaynaklı milliyetçilik ve ırkçılık belirgin bir şekilde yükseliş içinde devam etmektedir. Dünyada aşırı sağ (neo-faşistler ) ve Türkiye’de MHP başta olmak üzere Zafer Partisi ile devam eden ırkçı-faşist milliyetçilik histeri ve hezeyanı hız kesmeden devam ediyor. Son günlerde Hrant Dink’in faşist katilinin tahliye edilmesi bir kez daha milliyetçilik, ırkçılık tartışmalarını yoğun bir şekilde gündeme getirdi. Ama bu tartışmalar elbette yeni değildir.

Geçmiş zamanlarda da egemenlerin can simidi olan milliyetçilik ekonomik- siyasi kriz ve istikrarsızlık durumlarında sınıf aidiyeti ve mücadelesinin üzerini örtmek için kullanılmıştır. Önceleri böyle dönemlerin başat milliyetçi söyleminin konusu Kıbrıs olmuştur. Kıbrıs’taki en küçük olay veya gelişme abartılarak Yunan ve Rum düşmanlığı olarak hedef gösterilmiştir. Bu durum Türkiye’de, Yunanistan’da ve Kıbrıs’taki halkların şovenizmi ve düşmanlıkları kısmi olarak aşmaları sonucu gündemdeki yerini eskisi gibi koruyamaz olmuş , fakat yine de belli dönemlerin başat özelliği olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Egemenler için milliyetçiliğin ilacı olan yeni konular icat etmek zor olmadığından bir dönem Yunanistan ve Bulgaristan Türklerinin yaşadıkları, milliyetçiliğin çimentosu olmuş, Sovyetlerin ( Rusya’nın ) yıkılması sonucu bağımsızlaşan Türki-Cumhuriyetlerinin varlığı milliyetçilerin kullanma alanı olmuştur. Şimdilerde ise bölünme sendromunu gündemine alan milliyetçilik, vatan, hainlik paradoksunu kullanmayı hızlandırmıştır.

Egemenlerin her yerdeki sözcüleri milliyetçilik söylemleri kullanmışlardır. Bu bir yanıyla milliyetçilere güç verirken, muhaliflere de korku vermek için bilinçli seçilmiştir. Demirel’in bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz söylemi, Çiller’in kurşun atanın şerefli olduğu söylemi ve Peker’in kan ve banyo metaforu bir kaç somut örnektir.

Milliyetçilik yekpare bir konu değildir. Kendi içinde farklılıklar barındıran helostik (bütüncül ) bir özellik taşımaktadır. Farklılıkları ortaya koymak ne kadar gerekli ve önemli ise belki ondan da daha önemli olan farklılıkların ortak paydasını oluşturan egemen yanı ortaya çıkartmak ve netleşmektir.

Diğer bazı yazılarda olduğu gibi biz bu yazıda da milliyetçiliğin bütünsel bir tarihsel gelişmesinden ziyade onun arka planını oluşturan ideolojik-politik sonuçlar çıkarmak amacındayız. Konunun egemenler tarafından bilerek, istenilerek karmaşıklaştırılması ve kafa karıştırıcı özelliğinden kurtarılması için net ve doğru olarak kavranması gerekmektedir. Doğru analitik önermeler üretmekte ancak bu anlayışla mümkündür.

MİLLİYETÇİLİK GELİŞİM VE EVRELERİ

Millet ve milliyetçilik bir ve aynı kavramlar değildir. Yani milliyetçiliğin şu veya bu düzeyde ortaya çıkması için mutlak bir şekilde milletin olması gerekmez. Fakat milliyetçiliğin en saf ve bütüncül halini ise yine millet meydana getirmiştir. Dolayısıyla topluluklarda ve milliyetlerde de milliyetçilik görülmüştür. Kısacası analitik düzlemde milliyetçilik milletlerden önce gelir. Milletler devletler ve milliyetçilikleri yaratmaz doğru olan devletler ve milliyetçiliğin milletleri yaratması anlayışıdır. Sınıfların ortaya çıkması sonucu devlet olmuştur. İlk devletli toplum olan Antik çağda ganimet savaşları görülmemiş ve bu çağlarda ilkelde olsa milliyetçilik anlayışları adı böyle konmamış olsa da görülmüştür. Bu dönemlerde milliyetçilik, topluluk-grup içi dayanışma şeklinde tezahür etmiştir, bu durum ister istemez ötekileri dışlama anlayışına tekabül eder.

Topluluk, Taşra, Kır ve Milliyetçilik.

Milliyetçi topluluk anlayışında yaşanan gerilim kent-kır ( taşra ) gerilimidir. Milliyetçilik tercihini kırdan ve taşradan yana koymaktadır. Kır-şehir gerilimi bir anlamda da uygarlık öncesi- uygarlık gerilimi yapmaktadır. Uygarlık yerleşiklik ile uygarlık öncesi ise göçebelik ya da yerleşikliğin eğreti örneklerini akla getirmektedir. Milliyetçi tercihi bu bağlamada ortaya koyacak olursak milliyetçilerin uygarlık öncesi kolektif değerlere sempati duydukları söylenebilir.

Göçebeler sürprizlerle dolu olan asla bitmeyecek gibi gözüken bir sürekli yolculukların gezgincileridir. Hayatları devamlı olarak tehlikelerle çevrilidir. Devamlı olarak dikkatli ve hazırlıklı olmalı, uzun yolculukları esnasında hem fiziksel hem de ruhsal olarak dirençlerini korumak zorundadırlar. Bunun yolu ait olduğu topluluğu bütün varlıklarıyla özdeşleşmelerinden geçer. Bu aidiyet ve özdeşlik duygusu büyük ölçüde kan bağı temellidir. Topluluk geniş bir akraba federasyonu gibidir. Onların ortak adayları ve hepsinden önemlisi ortak düşmanları mevcuttur. Topluluğun uyumunu bozanlar ağır cezalara çarptırılır. Bu cezalar dünyasında ölüm bir kurtuluş bile olabilir. Ölümden beter olan bir ceza varsa, o topluluğun dışına atılmaktadır. Herkes bu ölümden beter olan cezanın korkusunu bilinçli olarak ya da bilinçdışı duyar.

Ayrıca göçebelerin de zaman içinde kendi aslı değerini unutup, zapt ettikleri şehirlerin büyüsüne kapılarak yerleşmesidir. Böylelikle son tahlilde kazanan, ilk bakışta kaybetmiş gibi gözüken şehirler ve onların erdemsiz kültürleri olmaktadır. Dolayısıyla eski göçebe, yeni şehirli olanları bu kez de yeni bir göçebe topluluk bitirecek ve onlarda yerleşeceklerdir. Bu durum çevrimsel bir tarih anlayışının göstergesidir.

Dolayısıyla milliyetçilik yerleşik olmayan bir topluluk anlayışını kabul etmez. Millet tanımlanmış ve sınırlanmış bir toprak parçasının savunuculuğunu yapmaktadır. Milliyetçilere göre böyle bir yurt ancak onun sahibi olan milletin yerleşmesi ile varlık kazanabilir. Fakat göçebelerin yüksek vasıflı topluluk içi dayanışma duygusu ise gözden çıkarılamaz. Bu durumda milliyetçilik yerleşiklik öncesi göçebe atalarına sadece ideal dayanışma duygusunu temsil eden kadim örnekler olarak bakar ve sadece bu niteliklerinden esinlenir.

Milliyetçiliği asıl cezbeden ise kırsal-tarımsal topluluklardır. Burada yerleşiklik esastır. Üstelik kolektif uyumun kırsal-tarımsal dünyada sürdürülmesi, hatta geliştirilmesi mümkündür. Kırsal-tarımsal topluluk hayatı, göçebeliğe nazaran daha ileri bir uygarlık aşamasıdır. Öte yandan milliyetçilik şehirleşmeyi toptan reddetmez. Ortaçağ’daki esnaf kültürü temelli mütevazi şehirler milliyetçileri, ileri bir tutunma ve dayanışma kültürü olarak son derece etkilenmiştir.

Milliyetçilik, mütevazi orta sınıf değerleri üzerinden bir uygarlık endişesidir. Bu endişe uygarlık öncesi yaşayış biçimlerinden esinlenebilir. Ama milliyetçiliğin radikal anlamda bir uygarlık reddiyesi olduğunun söylemek zordur.

Yabancı Düşmanlığı ve Milliyetçilik.

Ilımlı, ırkçı olmayan milliyetçilikte esas hiçbir sosyal hiyerarşiyi kabul etmemektir. Milletlerin eşitlik temelinde bir arada yaşamasıdır.

Radikal ve özellikle ırkçı eğilimler taşıyan milliyetçileri ise Darwin’in görüşlerinin topluma uyarlanması anlama gelen Sosyal Darwincilik’ten etkilenmiş olmasına şaşırmamak gerekir. Bilindiği gibi Darwin türlerin gelişimini anlattığı eserinde, türler arasındaki sürekli mücadelenin doğanın en temel yasası olduğuna hükmetmiştir. Radikal, ırkçı milliyetçiler de bu görüşten ilham alarak milli toplulukları insan türleri olarak değerlendirmiş ve bunlar arasındaki uzlaşmaz mücadelelerin en güçlü milletleri ayakta bırakacağını diğerlerini ise sileceğini savunmuşlardır.

Milli Kültür.

Milliyetçi söylemde kültür ya da milli kültür kavramı dillerden düşürülmez. Her milliyetçilik şu ya da bu derece de yabancı olarak tanımladığı bir başka kültür ile bir gerilim ya da mücadele içinde doğar. Milli topluluğu diğerleri karşısında ayırt edilebilir kılan da kültürün biricikliği ve benzemezliğidir.

Milliyetçiler kültürü, nesnel anlamı ile yani doğa karşısındaki bir vaziyet alış, bir etkinlikler ve ürünler dünyası olarak görmekte yetinmez. Kültür nesnel anlamı ile kabul edilmiş olsa bile son tahlilde mutlaka ruhsallaştırılır ve sıkı bir ahlaki donanıma kavuşturulur.

Milliyetçilere göre milli kültürün başat, hatta kurucu ögesi dildir, Lehçe farklılıkları bir yana, ortak bir dilin kullanımı bir milletin doğal sınırlarını çizer. Kültürün diğer unsurları olan örfler, adetler ve dinsel inanışlardaki birlik dile eklemlenir ve topluluğun organik anlamda birleşmesinde kendilerine düşen rollerini oynarlar.

Dil, sadece araçsal bir ortaklığı değil, geniş bir tarihsel zamana yayılmış ortak duyuş ve düşünüş birliğini de ifade etmektedir. Bu nedenle biçimsel olarak değil, özlü olarak da bir milletin tanımlayacağı gücüdür.

Devlet ve Millet Ekseninde Milliyetçilik.

Milliyetçilik milli olarak tanımlanan topluluğun tartışılmaz değerleri üzerine yükselir. Öte yandan her milliyetçilik bu topluluğun kültürel sınırları ile siyasal sınırları çakıştırması beklenen devletin peşindedir. Milli devlet vurgusu milliyetçilerin söyleminde zaman zaman son derece kuvvetli bir tonlamayla ortaya çıkar. O kadar ki milliyetçiliğin baştan aşağı bir politik proje olduğunu düşünmekten kendimizi alamayız.

19. yüzyılda devlet merkezli politik toplum ile millet özdeşliğine dayalı egemen kavrayışın Napolyon Bonapart döneminde zirvesine ulaştığı görülmektedir.

Hegel’in felsefesi ise milliyetçiliğin sonal amacı olan milli devlet amacı ile tutarlıdır. Ancak devlet olgusunu milleti yutan bir süreç olarak göstermesi özellikle 19. Yüzyıl tarihinin özgün nitelikleri dikkate alındığında milliyetçi amaçlardan ve taleplerden büyük bir sapma göstermektedir. Milliyetçi hareketlerin özgürleşmesini değil, tam tersine bastırılmasını meşrulaştıran bir işlev görmüştür.

Tarih ve Milliyetçilik.

Milliyetçi bakış tarihi eskiden kopuş olduğunu düşüncesini reddeder. Milliyetçilere göre tarih iniş ve çıkışlarla doludur. Analoji uygunsa tarihin külleri yok olmaz. Bu küllerden milletler yenden doğarlar. Üstelik her yeniden doğan millet kendisini daha da tazelenmiş olarak bulur. Milliyetçi tarih kavrayışları ilerleme anlayışının muhafazakar bir yorumunu içermektedir.

Milliyetçi tarih anlayışına göre tarihsel olgular tesadüfü değildir. Tarihin daha önce belirlenmiş bir amacı ve rotası vardır. Ne yapılırsa yapılsın bu değiştirilemez. Bu tarzda bir tarih anlayışına erekselci ( teleolojik ) tarihçilik denir.

Milliyetçi tarihçilik tarihi ön koşulu olarak milletlerin tarihine indirger. Etkileşimleri ve benzerlikleri göz ardı eder. Daha çok benzemezlik ve eşsizlik dikkate alınır.

Nazizm Faşizmin Yükselişi ve Milliyetçilik.

Faşizmin ilk ortaya çıktığı yer İtalya’dır. Buradaki kritik kavram millet değil devlettir. Milliyetçiliğe sempatik bakmakla ve milliyetçi bir söylemi kullanmakla birlikte faşizm politik küreyi yüceltir. Mussolini, faşizm ilkelerinde devletin içinde erimiş millet ya da kendisini devlet olarak anlatan millet gibi Hegel’yen ifadeler kullanmaktadır.

Oysa Nazizm için aynı değerlendirmeyi tekrar etmek zordur. Naziler politik küreye ve politik sınıflara dönük birikmiş toplumsal nefret duygularına dayanarak iktidara gelmiştir. Anti-Semitizm’in yani Yahudi soykırımının gündeme geldiği dönem Nazizm’in iktidar olduğu dönemdir. Dolayısıyla Nazizm’in ( faşizmin ) milliyetçiliğe daha yakın bu kültürel yapılanma olduğunu söyleyebiliriz.

Azgelişmiş Ülke Milliyetçilikleri.

Millet ( ulus ) gerçeğinin iki temel ekseni vardır. Birincisi, egemen, ezen ve merkezi ulus, ikincisi, ezilen, çevre ( periferi ) ulus gerçeğidir. Dolayısıyla her iki ulusunda milliyetçilikleri vardır. Sosyalistler her durumda, herkesten daha azimle ezilen ulus taraftarıdır. Çünkü biz ezginin en ateşli ve en tutarlı düşmanlarıyız. Dolayısıyla ezilen ulusu, ayrılma hakkı da dahil olmak üzere ( ve bu hak olmazsa olmaz ) kendi geleceği ilgili tüm kararları verebilmek hakkının tanınması gerekir. Fakat ezilen ulus kendi burjuva milliyetçiliğinin çıkarları için savaşıyorsa biz buna da karşıyız. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve zorbalıklarına karşı savaşırız, ezilen ulusun ayrıcalıklar aramasını da asla hoş görmeyiz. Ayrılma hakkının reddi, kaçınılmaz olarak pratikte egemen ulusun ayrıcalıklarına destek anlamına gelir.

Ayrılma hakkının tanınması devletin çözülüp dağılma tehlikesini ortadan kaldırır. Ve uluslararası sürtüşme yerini uluslararası güvene terk eder. Ayrılma hakkının varlığını savunmakla ayrılmanın kendisini savunmak aynı şeyler değildir. Ulusların gönüllü olarak birlikte kalmakta da hakkı vardır. Eğer ayrılma kaçınılmaz olursa bunun pratikte kullanımı ile ilgili iki önemli kuralı vardır. Birincisi, tam demokrasi, ikincisi, başka uluslara zarar vermemek, dolayısıyla bir ulusu ezen ulus özgür olamaz söyleminin önemi ortadadır.

Temel şiar şu olmalıdır. Ezen ulus sosyalistleri ayrılmayı, ezilen ulus sosyalistleri de birleşmeyi savunmalıdır. Her boydan şoven, sosyal şoven anlayışın panzehiri bu söylemdir. Azgelişmiş ülkeler ezilen ulus milliyetçiliğine ait olduklarından ezen, merkez, emperyalist sömürgeci ülkelere karşı mücadelesinde desteklenmelidir.

Ayrıca azgelişmiş ülke milliyetçiliğinin bazı özellikleri de önem arz etmektedir. Örneklemeye çalışalım.

Asya milliyetçiliğinin eğilimleri radikal anti-modernist yerelcilik ile Batı modern başarılarını hedefleyen iki zıt çerçeveye oturtmaktadır. Çin’de Bokserler hareketi anti-modernizmin şiddete dayalı bir örneğidir. Hintli bilge lider ve Hindistan’ın bağımsızlığının sembolü olan Mahatma Gandi ise aynı eğilimin barışçı yönünü ortaya koyar. Modernist olan diğer eğilimin örneği ise Çin’li lider Sun Yat Sen’dir.

Afrika’nın sömürgecilikten kendini kurtarma mücadelelerini iki grupta toplamak mümkündür. Burada Sahra bir sınır gibi işlev görmüştür. Sahra’nın kuzeyinde kalan büyük ölçüde Müslüman Arap topluluklarının sömürgecilik karşıtı mücadeleleriyle Sahra’nın güneyinde yer alan Afrikalı topluluklarının sömürgecilik karşıtı mücadeleleri Afrika milliyetçiliğinin iki cephesini oluşturur.

Kara Afrika milliyetçiliğinin ana dinamiği ırktır. Nijeryalı milliyetçilerden Mbonu Ojike ve Kongo’nun efsanevi lideri Partice Lulumba yüzyıllarca aşağılanmış kara renkli insanların tepkilerini parlak milliyetçi söylemlerle dile getirmekteydiler.

Buradaki ırkçı tema, Avrupa’da olduğu gibi saldırgan bir üstünlük duygusundan çok beyaz insanın aşağılanmalarının reddedilmesi içeren savunmacı bir nitelikte tezahür etmekteydi. Nitekim Kara Afrika’daki ırkçı milliyetçilik bağımsızlık sonrası kıtada kalan ya da kalmak isteyen beyazlar için bir tehlike sayılmışsa da, sömürge döneminde şiddete dayanan Mau Mau hareketinden yılarak Kenya’yı terk etmiş olan çok sayıda beyaz örneğinde olduğu gibi bir süre sonra kıtaya dönmüş ve eski düzenlerine yeniden kavuşmuşlardır.

Afrikalı milliyetçiler Avrupa’ya karşı hem bir özlem hem de nefret duyuyorlardı. Bir yandan Avrupa’nın gelişmişlik düzeyine öykünüyorlar, diğer yandan sömürgeciliğine tepki duyuyorlardı. Bu çelişki hislenmelerin baskısı altında işleri gerçekten de zordu. Bir yandan modern kurumları oluşturmak, neredeyse hiç olmayan fiziki alt yapıyı oluşturmak diğer yandan elit içi mücadeleleri ve kabile savaşlarını sona erdirecek istikrarı sağlamak zorundaydılar. Öte yandan Avrupa’nın sömürgecilik sonrasında bağımlılık ilişkilerini yeniden kurmaya dönük politikalarını aşmak zorundaydılar.

Arap milliyetçiliği İslam dini milliyetçiliğin sentezine dayanır. Arap milliyetçiliği Fas’tan Irak’a kadar uzanan bir coğrafyada yaşayan Araplarla birlikte anılan Arap kavmiyetçiliği düşüncesini Arap kültürü ve İslami cemaat anlayışı çerçevesindeki Panarabizm düşünceleriyle harmanlar.

Söz konusu eklektik temaları Kemalizm’den çok etkinleşmiş olan Tunus milliyetçiliği ve onun karizmatik önderi olan Habib Burgiba’yı dışarda tutacak olursak, derece derece bütün Arap milliyetçiliklerinde izlemek mümkündür. Bu bağlamda Arap milliyetçiliğini en iyi karakterize eden Mısır’daki Arap milliyetçiliği ve onun ünlü lideri Cemal Abdülnasır olmuştur.

Nasır, Şüveyş’in millileştirilmesi Assuan Barajı’nın inşası gibi hatırı sayılır ekonomik projeye imza atmıştır. Onun ekonomik politikaları sosyalizmden ilham alan milliyetçi bir ekonomi politikasıydı. Onun idealinde, İslami cemaat duygularını Arap milliyetçiliğinin kalkınma amaçlarına dönük seferber etmeye dayalı bir proje yatmaktaydı.

Ama Arap dünyasının bağımsızlık sonrası kurulmuş olan milliyetçi rejimleri başlangıçta kazanmış oldukları cazibelerini yitirmiş ve demokratik dönüşümlerini başaramamışlardır. Bu nedenle İslami hareketlerin boy hedefi haline gelen bir askeri diktatörlüğe dönüşmüşlerdir.

SOSYAL TEORİ AÇISINDAN MİLLİYETÇİLİK.

Milliyetçiler, mensubu oldukları milletleri tarih kadar eski olduklarını savunurlar. Bir milletin tarihi ne denli eskiye götürülebilirse o denli muteber olduğuna inanılır. Çünkü milliyetçiler için “ kökler “ ve bu köklerin ne kadar derinde olduğu son derece önemlidir.

Sosyalistler ulus gerçeğine o millet ( ulus ) sınırlarında yaşamak anlamında bir aidiyet duygusuna vurgu yaparlar. Bundan başka milliyetçiliğin onlar için her durumda başka bir önemi yoktur.

Milliyetçilik biz ve ötekiler arasında kesin bir farklılığı savunur, ama bir kez biz olarak tanımladıktan sonra topluluğun içinde farklılıkların tomurcuklanmasından ve bardağı taşırmasından endişe duyar. Milliyetçiliğe göre farklılık sadece dışa karşı meşrudur. İçerdeki farklılıklar ise eğer bütünün uyumunu rahatsız ediyorsa birer sapma olarak reddedilir. Bu tipik olarak büyük kültürel gelenek davranışıdır.

Milliyetçiliğin geleneklerinden anladığı ise sahici ( otantik ) anlamda gelenekler ya da saf anlamada geleneksel olan değildir. Milliyetçilik geleneksellikten çok gelenekçiliği savunur. Özellikle milliyetçi kültüralizm kültürel standartlaşmayı özenli bir şekilde başarmaya çalışır. Bu çalışmalar sırasında gelenek kavramı çok sık vurgulanır. Ama bir anlamda birbirinden çok farklı olan yerel renkler taşıyan gelenekler, bu kültüralistlerin ( antropologlar, etnografya uzmanları, tarihçiler, edebiyatçılar ) çalışmalarında büyük milli geleneğe yedirilirler.

Ulus ( Millet ) İnşası ve Milliyetçilik

Uluslaşma kapitalizmin şafağında ortaya çıkmıştır. Yani birileri tarafından icat edilmemiş, tarihsel bir zorunluluk sonucu ortaya çıkmıştır. Bu anlamda kapitalizmin bir üst yapı kurumu olarak gelişmekte olan burjuvazinin tüm ülke pazarını ele geçirmek niyetine yönelik tarihsel açıdan oldukça genç bir kavramdır. Dolayısıyla uluslaşma sürecin başat özelliği ekonomiktir. Yani meta üretiminin tam zaferi için burjuvazinin iç pazarı ele geçirme çabasıdır. Fakat uluslaşmanın tam oluşması için şu özelliklerin bir arada bulunması zorunludur. Ulus ( millet ) tarihsel olarak evrilmiş istikrarlı bir dil, toprak, ekonomik yaşam ile kendini kültür ortaklığıyla dışarı vuran psikolojik yapıdan oluşan bir topluluktur.

Bu özellikler birden oluşmamış bir süreç izlemiştir daha önceki dönemlerde yani topluluk ya da milletler döneminde bu özelliklerden bazıları varken bütünü görülmemiştir. Örneğin, o dönemde Fransa’nın taşrasında yaşayan büyük kitleler kendilerine kimsin ? Sorusu sorulduğunda cevap olarak kendi dinsel mensubiyetlerini, soyadlarını ya da içinde yaşadıkları bölgenin adını vermekteydiler. Yine beyaz Ruslar kendilerine kim oldukları sorulduğunda ya köy isimleri ya da bölge isimleri vermektedirler.

Dolayısıyla uluslar bir tarihsel dönemde ( yani kapitalizmle) ortaya çıkmışlar, o tarihsel dönem ( yani kapitalizm ) ortadan kalktıktan sonra yok olacaklardır. Bu süreç bütünsel anlamda kendiliğinden olmasa da, örneğin evrensel bir dil olan İngilizcenin egemenliği şimdiden görülmeye başlanmıştır.

Modern milliyetçiliğin ortaya çıkması da uluslaşma ile birlikte oluşmuştur. Uluslaşma daha önceki dönemlerden ileri olsa da, milliyetçiliği hemen her durumda üretmesi sonucunda uluslar arasında savaşlar, olaylar gündeme gelmiştir. Örneklersek, 1. ve 2. dünya savaşları ve faşizmin bazı ülkelerde iktidara gelmesidir.

Doğu Milliyetçiliği Batı Milliyetçiliği.

Köken olarak Batı milliyetçiliği bir politik oluşumun eseridir. Milli devlet projesi olarak doğar.

Doğu Milliyetçiliği ise göreli olarak geri sosyal ve politik koşulların hüküm sürdüğü bölgelerde gecikmeli olarak doğmuştur. Bu nedenle mevcut devlete karşı bir protesto eylemi olarak tezahür eder. Kendi varlık iddialarını ise bir kültürel temelde ortaya koyar.

Bu iki tarz milliyetçilik arasında tarihsel hareketlendiriciler farklıdır. Batı dünyasında temel hareketlendirici unsurlar Rönesans ve Reform’dur. Burada sekülerleşmiş burjuvalar politik anlamda ve gerek teoride gerekse pratikte Ortaçağın evrensel ve emperyal kavramlarını yıkmışlardır. Bunun beraberinde ise toplumsal düzeyde önemli değişiklikler ortaya çıkmıştır. Batı Milliyetçiliğinde yaşanan gelişmeler dış müdahalelerden uzak yerli güçlerin eseridir.

Oysa Doğu da milliyetçiliğin tarihsel hareketlendirici unsurları çok başkadır. Rönesans ve Reform buralara tesir edebilmiş değildir. Evrenselcilik düşüncesi aşılamamıştır. Bu bölgelerde geleneksel imparatorluklar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Bunun tersine Doğu Milliyetçiliği aydınlanmanın ruhunu reddetme eğilimindedir. Doğu Milliyetçiliğinin temel yönelişi devlet ve iman arasındaki otoriter bir birlik oluşturmaktır. Burada milliyetçiliğin taşıdığı anlam kolektif iktidar milli birlik, yabancı egemenliğinden kurtuluş gibi temaları içerir. Doğu Milliyetçiliğinde ülke insanlarının özgürlüğü gibi bir sorun yoktur. Bunda kapalı otoriteryen toplumlarla karşılaşırız. Batılı anlamdaki milliyetçiliğe göre millet yurttaşların birliği olarak doğar. Önemli olan yurttaşların plebisitler, sözleşmeler vb. politik oluşumlarla birlikte yaşama iradesi göstermiş olmalarıdır. Bu çerçeve yurttaşların etnik-kültürel köklerinin farklı olması o denli önemli değildir. Milletlerin doğasının evrensel benzerlikler gösterdiğine inanılır.

Doğulu milliyetçiler ise politik birliğin ön koşulunun akılcı olmayan ( irrasyonel ) ve uygarlık-öncesi bir halk kavramı olduğunu savunurlar. Doğu milliyetçiliğinin temel vurgusu milletlerin farklı olduğu ve her milletin kendine yeterli bir oluşum olduğudur.

Batı ve Doğu milliyetçiliklerinin toplumsal tabanları da farklıdır. Batı milliyetçiliğinin toplumsal tabanında ekonomik olarak güçlü ve eğitimli orta sınıflar rol oynarken Doğu milliyetçiliğine yönelik toplumsal destek aristokrasi ve kitlelerden gelmiştir.

Gelişim düzeyinde bakılacak olursa Batı milliyetçiliği dışardan bir etkilenme ya da müdahale olmaksızın tamamen iç güçlerin eseri olarak ortaya çıkmıştır. Doğu milliyetçiliği ise daha çok bir karşı karşıya gelmenin eseridir.

Irkçılık- Milliyetçilik İlişkisi.

Etnisite en çok ırk, doğal olarak etnik milliyetçilik de en fazla ırkçılık ile karıştırılır. Oysa bu iki kavram bir ve aynı değildir ve aralarında önemli denebilecek farklılıklar vardır.

Antikçağda ve Ortaçağda, yani milliyetçiliğin ya da ırkçılığın henüz gündeme gelmediği zamanlarda etnik-merkezcilik mevcuttu. Bu bir insanın aidiyet duyduğu topluluğun merkezliğine ve üstünlüğüne inanma duygusundan başka bir şey değildir. Milliyetçilik bu duygulardan topluluğun kültürel temeline doğru hareketlenmeyi ifade eder. Irkçılıkta ise kültürel boyut dikkate alınmaz ve merkezilik ve üstünlük biyolojik temelde savunulur.

Öte yandan milliyetçiliğin taşıyıcısının orta sınıflar olduğu, ırkçılığın ise daha bir tür aristokrat sınıf içi üremelerin sonucu ortaya çıktığı görülür. Milliyetçilik dışa karşı bir işlev taşırken, ırkçılık topluluğun içindeki hiyerarşiyi ve egemenlik ilişkilerini dayatan bir işleve sahiptir. Orta sınıflardan gelen milliyetçiliğin yoğun asimilasyon çabalarında ırkçılığa meyletmesi bir tür aristokratik rolünü oynaması anlamına gelmektedir.

Din- Milliyetçilik Etkileşimi.

Milliyetçilik de tıpkı dinler gibi bir üst-kültür olma iddiası ile ortaya çıkmıştır. Ama arada bir önemli farklılık mevcuttur. Dinlerin tarih-üstü olan iddialarına karşı milliyetçilik tarihsel iddialarla donanmıştır.

Milliyetçiler içinde dine bakış açıları hayli değişkenlik gösterir. Ne var ki genel olarak milliyetçiliğin topluluğun sadece inanç bağı ile temellendirilemeyeceğini savunduklarını söyleyebiliriz. Bir nesnel realite olarak topluluğun ( millet ) sadece inanç gibi soyut ve öznel bir bağ üzerine inşa edilemeyeceğini ileri sürerler. Bunun yorumu şöyle de yapılabilir. Milliyetçiler dinsel inançlarını topluluğun kültürel bağlarından sadece bir tanesi olarak görmek ve bu nedenle saygı göstermek eğilimindedirler. Ama topluluğun kendisini inancın bağının diğer topluluklarla erimekten yana değildirler.

Milliyetçilik- din etkileşimine çok basit bir örnek vermek gerekirse bugün dünyada milletlerin sembolleri olan bayraklara dikkatli bir gözle bakmak yeterli olabilir. Bu bayrakların pek çoğunda dinsel sembollerin egemen olduğunu göreceğiz. Örneğin, çok sayıda Müslüman milletin bayrağına hilal vazgeçilmez bir semboldür. Hilal’in bir İslami anlamı olduğunu herkes bilir.

Buna benzer olarak Avrupa milletlerinin pek çoğunun bayrakları üç renklidir. Bu durum Hıristiyan inancının sonucudur. Ayrıca yine bu bayrakların pek çoğunda Haç önemli bir motif olarak yer almaktadır.

Milliyetçilik ile dinler her zaman çatışma içinde karşımıza çıkmazlar. Hatta milliyetçilik ile dinler arasındaki gerilimlerin zaman içinde yumuşadığı, en azından tartışmalı konuların geri plana itildiğini söyleyebiliriz. Gerilimin yerini büyük ölçüde eklektizm almıştır.

Milliyetçilik ve din arasındaki eklenmeyi milliyetçi ideolojiyi ya da programlardan çok milliyetçi akımların ve mücadelelerin içinde gözlemek mümkündür. Polonya milliyetçiliğinin tarihi Polonya Kilisesinin tarihinden kopuk düşünülemez, tıpkı Bosna milliyetçiliğin İslami kimlik dışında düşünülemeyeceği gibi.

Din-milliyetçilik eklektizmini sadece milliyetçiliğin dine yaklaşması olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Aynı derecede dinlerin modern tarihleri de millileşmiştir. Bu gelişme çağımızda dinsel milliyetçiliğin yükselişi olarak tanımlanmaktadır. Özellikle milliyetçi hareketlerin odak noktalarını teşkil eden Kafkasya ve Balkanlarda milliyetçi toplulukların dinsel duyarlılıklarının dışında mütalaa etmek zordur.

Yahudiliğin millileşmesi en kolay din olduğunu söyleyebiliriz. İsrailoğulları’na bağlı olan ve daha doğuşu ile birlikte belirli kavimle özdeşleşen Yahudilik milliyetçilik çağında bu işlevini çok kolay bir şekilde yerine getirebilmiştir.

İslamiyet’in ise milliyetçi yorumları eski dünyadaki Dar-ül Harp, Dar-ül İslam ayrımının sağladığı bir kültürel kodun milliyetçi terimler üzerinden yeniden üretilmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Dolayısıyla hiçbir etnik milliyetçilik yoktur ki şu ya da bu şekilde ya da ölçüde dinsel sembolleri kendi doğrultusunda yeniden üretip politize etmemiş olsun.

Bütün bunlar dikkate alındığında milliyetçilik ile dinler arasındaki çatışan tarihin çok sınırlı, ama uzlaşan tarihin daha kapsamlı olduğu düşünülebilir.

İdeoloji – Ötesi Bir Süreç Olarak Milliyetçilik.

Milliyetçilik sadece bir ideoloji değildir. Milliyetçilik kültürel tarihi son derece eski olan biz-onlar ayrımının ideolojiler çağındaki karşılığıdır. Milliyetçilik bir ideoloji olduğu kadar belki ondan daha fazla olarak günlük hayatın içinde bir tür refleks olarak karşılaşabileceğimiz bir kültürel örüntüdür. Dolayısıyla milliyetçiliği duygusal bilinçten çok bilinçaltına dayanan ve akıldışı bir süreç olarak görmek mümkün olabilir. Postmodern gelişmeler dikkate alındığında onun ideolojik boyutundan çok, ideoloji-ötesi boyutlarının ön plana geçmekte olduğunu iddia edebiliriz.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ.

Osmanlı’da Gelişmeler.

Osmanlı kimliği bir toplumsal kimlik değildir. Sadece belli bir hanedan soyunu ve bu soya ait olan aile mensuplarını anlatır. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde Osmanlılar değil, pek çoğu yerel isimleri ile anılan topluluklar yaşamaktaydı.

Osmanlı toplumsal yapısında herkesin birlikte yaşayabileceği ortak hayatı anlatan kamusal mekanlar olmamıştır. Müslümanlar için yegane kamusal mekan cami ve çevresiydi.

Gayri Müslimler için durum biraz farklıydı. Onlar da kendi mabetlerinin civarında toplanıyorlardı. Ama farklı olarak meyhaneleri vardı. Müslüman topluluklara mensup insanların bir anlamda kamusal mekanları olan kahvehaneler hatta kahvenin tüketilmesi bile uzun süre yasaklanmıştır.

Kültürel eksende Osmanlı’nın ünlü millet sistemi yer almaktadır. Buradaki kıstas tamamen dindir. Osmanlı’ya göre bir insanın Türk ya da Arap kökenli olması bir anlam ifade etmezdi. Önemli olan her ikisinin de Müslüman olmasıydı. Dolayısıyla Araplar, Türkler ya da Arnavutlar kolaylıkla aynı millete, yani Müslüman millete mensup kişiler olarak değerlendiriliyorlardı. Buradaki millet kavramı Arapçadaki Milla’nın karşılığıydı ve dinsel bir grubu anlatmaktaydı.

Osmanlı’da kamusal içerikte bir üst kültür olmamasına karşın hakim kültürün varlığından söz edilebilir. Bu da İslamiyet’tir. İslamiyet kamusal üst-kültür değildi, ama devletin İslami nitelikte olması, Müslümanların hakim kültürün mensupları olarak durumlarının diğer unsurlara göre daha iyi bir durumda olduğunu düşündürmektedir. Oysa bu da pratikte fazlaca işlememiştir.

Tanzimat döneminde ise özellikle Cevdet Paşanın eserlerinde Türk ya da Türklük kavramı dikkat çekecek derecede yer almaktadır. Ama dikkat edilecek olursa Ahmet Cevdet Paşa Türklüğü bağımsız bir değişken olarak ele almamaktadır. Ya da onun hakim millet kavramından beklediği Türklük değil ve fakat içinde Türklerin de yer aldığı bir Müslüman toplumdur. Türklük kavramının doğuşunu ve özgün anlamda bir Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkması bu dönemde de yeterince görülmemiştir.

Tanzimat döneminde muhalif bir hareket olarak Genç Osmanlılar hareketi doğmuştur. Genç Osmanlılar Hareketi’nin önde gelen isimleri Şinasi, Namık Kemal ve Ali Suavi’dir.

Ali Suavi ile hemen hiçbir konuda anlaşamayan ve sürgünde bulunduğu Fransa’da Hürriyet Gazetesini çıkaran Namık Kemal ise ateşli bir parlamento taraftarı ve Mithat Paşa’nın rakibi olan Ahmet Cevdet Paşa’nın da etkileri vardır. Namık Kemal, Cevdet Paşa’nın ilk kez dikkat çektiği İslami prensipler üzerinden bir yeniden yapılanma düşüncesini bu kez liberal kavramların İslami karşılıklarını geliştirmek tarzında yorumlamaktadır.

Ali Suavi’nin düşünceleri daha sonra Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilecek olan Türkleşmek, İslamlaşmak ve çağdaşlaşmak doğrultusunda ki tezlerin karmaşık bir örneğini oluşturmaktadır. Ama bu sistemsiz vurgularıyla da olsa Ali Suavi, daha sonra Türkçüler tarafından büyük bir sempati ile karşılanacak ve adeta Türkçülüğün babası olarak nitelendirilecektir.

Bu dönemde Türkçülüğe eğilim gösteren üç dergiden söz etmek gerekir. Bunlar Sabah, Tercümanı Hakikat ve İkdam gazeteleridir.

Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkaran Ahmet Mithat Efendi’nin eleştirilerine hedef olanlar kozmopolit ve Avrupa hayranı eğilimler kazanmış olan Osmanlı seçkinleridir. Ahmet Mithat Efendi, bunlara köksüzler demektedir. Bu anlamda yerlici bir kültür savunuculuğu yapması onu milliyetçilik ile ilişkilendirebileceğimiz bir özelliğidir.

Türk milliyetçiliğinin gelişimi açısından bu üç matbuat arasında en fazla etkili olmuş olan Ahmet Cevdet tarafından çıkarılan ünlü İkdam Gazetesidir. Bu gazete de Türk kültürünü merak etmeye başlayan ve bu konuda araştırmalar yapan çok sayıda kültür adamı toplanmıştır. Bu gazetenin dikkat çeken çok önemli bir yönü ilk kez “ Bir Türk Gazetesidir “ başlığı ile çıkmasıdır.

Türklük giderek gelişmiş Türklük kavramının Sultan Abdülhamit tarafından bile zaman zaman görülmektedir. Öte yandan 1877’ye kadar orta dereceli okullarda okutulan tarih kitaplarında Osmanlının soy olarak Türk olduğundan söz edilmektedir. Ama bu tarihten sonra yayınlanan okul kitaplarının hemen hemen hepsinde Osmanlı’nın atalarının Orta Asya’daki Türk boylarından geldiğine işaret edilmektedir.

Bu dönemde İkdam gazetesinde çıkan tefrikalarda Orta Asya’daki Türklerin, örneğin Pekin’de ya da Tunguz’da yaşayan ve Türkçe konuşan topluluklar hakkındaki bilgiler veriliyor. Sabah gazetesi ise okuyucularını İran’da ki Türk unsurlarından haberdar ediyordu. 1900 yılında İran’ın Türkçe üzerindeki yasağı kaldırması sonucu yavaş yavaş Pan-Türkistik eğilimlerin şekillenmeye başladığı görülüyordu.

İlgi sadece Türklere dönük değildi. Anadolu Türklüğün kalbi olarak kabul görmeye başlamıştı. Şemseddin Sami, Anadolu’nun ezici çoğunluğunun Türkçe konuştuğunu ve Türk ırkından geldiğini savunuyordu. Diğer unsurların büyük çoğunluğu da ( Laz, Çerkez ve Araplar gibi ) zaten Türkleşmişti ya da Türkleşmekteydi.

Abdülhamit dönemindeki muhalefetin adı artık genç Osmanlı değil, Genç Türkler olarak bilinmekteydi. Jön Türklerin temel kaygısı devletin ayakta tutulmasıydı ve buna en uygun olan politika da Osmancılıktı. Buna rağmen Türklük vurgusu Jön Türk matbuatının söylemi içinde hayli belirgindir.

Jön Türklerin çıkardığı Osmanlı Gazetesinde de Türklük vurgusu dikkat çekmektedir. Pek çok makale de Türklerin Abdülhamid’in baskılarından ve dış müdahalelerinden en fazla zarar gören insanlar olduğu ifade edilmiştir.

Osmanlı seçkinleri arasında Türklük kavramının yer yer yoğun bir şekilde vurgulanmasına rağmen Türk milliyetçiliğini politik-ideolojik anlamda savunanlar neredeyse yok denecek kadar azdı. Türklük vurguları daha çok kültürel planda odaklanıyordu.

Ayrıca Osmanlı’daki milliyetçi gelişmelerin toplumsal anlamda destekleyici olabilecek bir milli burjuvazi gelişmemişti. Osmanlı burjuvazisi hal Gayri- Müslimlerden oluşmaktaydı. Bunlar ise kendi ayrılıkçı- milliyetçi davalarının peşindeydiler. Osmanlı’da milliyetçiliğe eğilimli olan kültür adamlarının büyük çoğunluğu milliyetçilikte milli nitelikli bir toplumsal sınıfsal egemenlik ilişkisini kurabilmiş değillerdi.

1908’de ( 2. Meşrutiyet ) İnkılabının hemen öncesinde İstanbul’da Türk Milliyetçiliğinin örgütlü ve politik bir hareket gelmesini sağlayacak çok ciddi bir birikimin hazır olduğu söylenebilir.

İnkılabın hemen ardından Abdülhamit döneminde sürgüne gönderilmiş ve ülkeye girişleri yasaklanmış olan Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu’nun da gelmesiyle birlikte kadro artık tamamlanmış sayılabildi.

Daha 1904 yılında Yusuf Akçura Osmanlı’nın yakın geleceğinde kendi yazdığı yazıda yani üç Tarzı- Siyasette ( Osmanlıcılık, Türklük, İslamcılık ) bunlardan birinin ağırlık kazanacağını belirtmiştir. Ve bu eğilimler arasında sürtüşme, kutuplaşma ve çatışmalarda giderek yoğunlaşıyordu.

1.Dünya Savaşı Bağlamında Türk Milliyetçiliğindeki Gelişmeler.

19o8 İnkılabının ardından Jön Türklerin partisi olan İttihat ve Terakki iktidara gelmişti. Bu partide Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarının temsilcileri vardı. İttihat ve Terakki’nin üç liderinden en etkilisi olan Enver Paşa 1. Dünya savaşına giden yolda son derece Pan-Turanist eksendeki bir politik- militarist uygulamayı hayata geçirmeye çalıştı. Enver Paşa’nın kurduğu ünlü Teşkilat-ı Mahsusa örgütü Asya Türklüğünün yaşadığı yerlerde çalışmalar yapmaya başladı. Bu hırslı politikalar son derece hesapsız bir şekilde yürütüldüğü ve Almanya’nın Rusya’ya dönük harekatının basit bir aracı olarak kullanıldığı için kısa sürede büyük bir başarısızlıkla ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır. Örneğin Enver Paşa’nın Turan’ı fethetme düşleri Allah-ü Ekber dağlarında binlerce askerin donmasına yol açmıştır. Enver paşa 1. Dünya savaşının ardından Türkistan’a kaçmış, burada bir ordu kurarak bir süre Buhara’da tutunmuştur. Ama Kızıl Ordu’ya karşı başarılı olamamış ve bu savaşta ölmüştü.

Kemalizm, özellikle de İttihatçı kadroları tasfiye ederken anti-Turanizm bir nirengi noktasını oluşturuyordu. Mustafa Kemal Atatürk ünlü Eskişehir konuşmalarında politik anlamda Turancılığı kesinlikle mahkum etmekteydi.

Bu tasfiye süreci Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük ölçüde tamamlanmıştır. Bununla birlikte hala politik Turanizm’in sayıları azımsanmayacak yandaşları yeni rejimin Türkiye’sinde örtük olarak varlıklarını devam ettirmekteydi.

Öte yandan İttihatçılığa özellikle de Enver Paşa kliğine fazlaca girmemiş Turanizmi sadece yumuşak kültürel çerçeve de kullanan pek çok isim ( Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Tekin Alp ve Ahmet Ağaoğlu gibi ) Kemalist hareke katılmışlardır. Bu kişiler Misak-ı Milli sınırları içinde kalan yeni yapılanmaya destek vermişlerdir.

Kemalist kadrolar Türk Ocaklarının faaliyetlerine bir aşamadan sonra güvenmemiş ve 1931 yılında Ocaklar kapatılmıştır. Türk ocaklarının yerini alan Halkevleri ise zaten doğrudan doğruya Kemalist kültür organları olarak kurulmuştur.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gözlenebilecek olan Turancılığın duraksaması olgusu sadece tasfiyeler ve sıkı kontrol ile açıklanamaz. Cumhuriyet’e intikal eden Turancılığın ağır topları zaten hayli yaşlı durumdaydı. Bunlar arasında Ziya Gökalp 1924, Necip Asım, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu 1930’larda, Mehmet Emin Yurdakul 1944’te ölmüşlerdir. Bu durum Turancı kan kaybını arttıran bir başka gelişmeydi.

Daha sonraları ise Kemalist resmi tarihçilik şaşırtıcı bir şekilde politikadan tasfiye etmiş olduğu Turancılığı yeniden hareke geçirdi. Güneş Dil teorisi , Türk ırkının dünya medeniyeti üzerindeki hakimiyet iddiaları gibi bir kültür politikası geçerlilik kazandı. Bu tezlerde dikkat çekici olan Turancı perspektif ile Anadoluculuğun arasında kurulmaya çalışan eklektizmdir.

Kemalizm’in milliyetçilikle etkileşimi çerçevesinde 1920’lerdeki Türk Tarih Kurumu’nun yayınlarında örneğin ders kitaplarında ve zaman zaman Kemalizm’in resmi gazetesi durumunda olan Ülkü’de Turancı bir söylem dikkat çekmektedir. Ama bu söylem devlet ideolojisinin içinde hayli dönüştürülmüş olan ve yumuşatılmış olan bir söylemdir.

Mustafa Kemal, Türkçülüğün kültürel birikimini devralmış ama bu birikimi farklı konjonktürlerde son derece pragmatik bir şekilde kullanmıştır. Örneğin Yusuf Akçura Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayli saygı görmüştür. Onun Jön Türkler, hele hele İttihatçılara karşı mesafeli tutumu, öte yandan daha başlangıcında Anadolu’daki Kurtuluş Hareketi’ne tereddütsüz katılması yeni rejimin gözünde Akçura’yı çok saygın bir noktaya getiren faktörlerdi. Üstelik Atatürk, bu son derece zeki ve birikimli milliyetçinin niteliklerinin farkındaydı. Akçura, milliyetçi süreçlerde sınıfsal dinamiklerin rolünü son derece ustalıklı bir şekilde kavramakta ve dile getirmekteydi. 1923 İktisat Kongresi de bu doğrultuda milliyetçilik ile bağdaştırabilmesi hayli zor olan liberal bir ekonomi-politik anlayıştır.

Kısacası Kemalizm özellikle 1925den sonra yukarıdaki değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi pragmatik bir tutumla Türkçülük dışındaki ( özellikle Kürtlere ) karşı asimilasyon ve fiili saldırı başlatmıştır. Bu durum günümüze kadar konjonktüre de bağlı olarak farklı düzeyler de bütün hızıyla devam etmektedir.

2. Dünya Savaşında Milliyetçi Gelişmeler.

Bu dönemde Osmanlı’dan gelen Türkçü kuşak içinde ırkçılığı belirgin olarak telaffuz etmiş olan önemli bir figür eski bir Jön Türk olan Dr. Rıza Nur’dur. Rıza Nur’un bir tıbbiyeli olması da ayrıca dikkat çekicidir.

Abdullah Cevdet Bey’in temsil ettiği Tıbbiye ırkçılığı Türk pozitivist gelenekleri içinde değerlendirmesi gereken kültürel bir nitelik taşır. Bu düşünceleri politik bir ırkçılığa taşıyan kişi Rıza Nur olmuştur. Gerek Rıza Nur gerekse onun manevi oğlu Nihal Atsız da dile gelen 1930 ve 1940’lı yılların ırkçılığı ideolojik ve politik bir çizgide değerlendirmesi gereken bir içerik taşır.

Yeni - Turancılığın politik manifestolaşması ise 1930’ lu yılların başında çıkan Atsız Mecmuası’nda izlemek mümkündür. Derginin Dış Türk’lerin kültürel hayatları üzerinde odaklaşan çalışmaları keskin bir politik ırkçı Turancı açılımla taçlanır.

Bu dergiyi yine ırkçı söylemi hayli belirgin olan Orhun Dergisi izler. Bu derginin de keskin bir militan söylemi dikkat çekmektedir. Nihal Atsız açıkça Türkistan ve diğer Türk yurtları bizimdir diye yazmakta ve yayılmacı bir milliyetçiliğin bayraktarlığını yapmaktaydı.

1934’te Orhun ve benzeri dergiler kapanmış, bunun yerine özellikle MTTB’li ( Milli Türk Talebe Birliği ) gençleri son derece etkilemiş olan Nihal Atsız kadar tanınmış bir Türkçü olan Reha Oğuz Türkan’ın yazarlığını yaptığı ve Türk ırkı her şeyin ve diğer ırkların üstündedir sloganları ile çıkan Çağatay, Ergenekon, Bozkurt, Gökbörü, Çınaraltı, Tanrı dağı, Türk Amacı gibi yayınlar almıştı.

Turancı dergilerde ırkçılık, anti-semitizm, anti-komünizm ve Sovyet düşmanlığı ile el ele radikalleşmekteydi. Orhun Dergisi’nde Nihat Atsız Türkiye’de yaşayan ve Türk kanından olmayan unsurlara özellikle de Yahudilere çatmakta açık bir semitizm yapmaktaydı. Orhun ve Atsız dergilerini izleyen ve yukarı da adı geçen dergilerde Anti-semitizm duyguları yoğun bir militarizm çerçevesinde daha da derinleşecektir.

Turancı militarist heyecanları destekleyen ve ırkçılığın yükselişinde hayati rol oynayan bir diğer gelişme de Hatay Meselesi’nin Türkiye lehine çözülmesiydi. Bu ilk kez açık olarak Misak-ı Milli’nin genişleyebileceği doğrultusunda bir inanç yarattı. Böylelikle Türk milliyetçi çevreleri irredantist ( yayılmacı ) bir beklenti içine girdiler. 1937 yılında yapılan ünlü Hatay mitingi ve buradaki ateşli söylevler bunun kanıtı sayılabilir.

Turancılar arasında her şeye rağmen bir birlik yoktu. Kabaca özetlemek gerekirse başlıca beş grup mevcuttu.

Bunlardan bir tanesi başını Türkistan göçmeni tarih profesörü olan Zeki Velidi Togan’ın çektiği ve dış Türkler ya da ağırlık olarak Türkistan’da yaşanan sorunlara odaklanmış olan bir grup diğerlerine göre hayli yalıtılmış durumdaydı.

İkinci grup Nihat Adsız ve kardeşi Necdet Sancar’la birlikte anılmaktaydı. Söylemleri son derece keskindi. Nihal Atsız kendisini biraz da Hitler’le özdeşleştirmek suretiyle hareketin lideri olarak görmekteydi. Atsız grubu Turancılar arasında en örgütlü olandı. Eski Jön Türk ya da İttihat ve Terraki hücrelerini andıran biçimlerde örgütlenmekte ve kendi aralarında şifreli bir mücadeleyi sürdürmekteydi.

Üçüncü grup Dr. Rıza Nur çevresiydi. Hareketin en yaşlı isimlerinden birisi olan Dr. Rıza Nur’un grubu sayıca azdı. Ölümünden sonra pek çoğu Nihat Atsız’a yakınlaştı.

Dördüncü grup ise Bozkurtçular adı altında Reha Oğuz Türkan çevresinde toplanmıştı. Reha Oğuz Türkan, Nihal Atsız’ın en önemli rakibiydi. Onun grubu da en az Nihal Atsız’ınki kadar etkiliydi. Bu iki lider birbirlerini gerçek anlamda Türk olmamakla suçlamaktaydı. Reha Oğuz, Nihal Atsız’ı ırkçılığını faşistleştirmekle ve Hitlerci çizgiye getirmekle eleştiriyordu.

Ilımlı Turancıların yer aldığı beşinci grup Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç gibi şairlerin Çınaraltı Dergisinde bir araya gelmişlerdi. Turancılığa Ziya Gökalp çizgisinde bakıyorlardı.

İşin bir başka bir boyutu Turancı nitelikleri son derece belirgin olan dergilerde Reha Oğuz Türkan ve Nihat Atsız gibi bu davanın ateşli militanlarının yanı sıra Suat Kemal Yetkin ve Mahmut Esat Bozkurt gibi iktidara yakın kişilerin de yazmasıdır. Bu gelişmelere paralel olarak CHP’nin söylemi de oldukça ırkçı bir doğrultu kazanır. 1942 yılının ortalarında Refik Saydam’ın vefatından sonra yeni hükümeti kuran Şükrü Saraçoğlu kabine programını oldukça keskin sayılabilecek bir Türkçü-Turancı söylemle takdim etmekteydi. 1940’lı yıllarda özellikle de MTTB içinde örgütlenmiş gençler arasında ( bunların bir kısmı üniversite öğrencisi, diğerleri ise öğretmen ve asker kökenliydi ) ırkçı düşünceler hızla yayılmaktaydı.

CHP bu örgütü kontrol etmekte hayli sıkıntıya düşmekteydi. Tersine, söylemini MTTB’ye yakınlaştırdı. Ayrıca Almanya’nın Sovyetler Birliği karşısında elde ettiği başarılar Turancı çevrelerde büyük umutlar doğurmaktaydı. Sovyetlerin dağılmasının Türklerin birliği adına büyük bir fırsat olduğuna inanan Turancılar kendilerini büyük bir heyecana kaptırdılar.

Yine Almanya, Turancıları ve Turancı beklentileri sonuna kadar kendi politikaları doğrultusunda manipüle etmiştir. Örneğin Rusya’nın işgali sırasında oradaki Turancı milliyetçilerle Alman ordusu arasındaki işbirliği bunun göstergesidir.

İç politikada ise hükümet anti-komünizm doğrultusunda Turancılardan fazlasıyla yararlanmıştır. Özellikle Türk komünistlerin, Bunların Sovyetlerin uzantısı gibi görüldüklerine kuşku yok, sindirilmesinde ırkçı gençlik hayli etkili olmuş denebilir. Bu çatışmayı sembolize eden ünlü politik dava ya da kavga Nihal Atsız ile Sabahaddin Ali arasında yaşanmış, 1945’de Tan Gazetesi’nin ve Zincirli Hürriyet Gazetesinin tahribatı ise söz konusu çatışmanın ulaştığı şiddet boyutlarını sergilemiştir. Denilebilir ki Türkiye’de ırkçı oluşum uzun yıllar boyunca sürecek sağ-sol çatışmasının da değişmez aktörlerinden birisi olan aşırı sağı ortaya koymakla işlevsel olmuştur.

Politik iktidarın uzaktan kullandığı ve himaye ettiği Turancılık akımı, savaşın sonlarına doğru Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmeye başlaması üzerine adeta bir kambur gibi durmaya başladı. 1944 yılında 20 Şubat ve 21 Mart’ta Nihal Atsız’ın hükümeti yeteri kadar Türkçü doğrultuda faaliyet göstermemiş olmakla eleştirdiği ve yeniden çıkarmaya başladığı Orhun Dergisi’nde yayınladığı Şükrü Saraçoğlu’ya açık mektup başlıklı keskin yazıları bardağı taşırdı. Hükümetin tepkisi de çok sert oldu ve Orhun Dergisi kapatıldı. Bu kez Turancılar sokağa döküldüler. İstanbul’daki taşkın gösteriler bastırıldı ve büyük çaplı bir Turancı tevkifatı yaşandı. Başta Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkan, Zeki Velidi Togan, Peyami Sefa, Hikmet Tanya, Fethi Tevetoğlu gibi tanınmış kişiler olmak üzere çok sayıda Türkçü tutuklandı. İsmet İnönü bu olayın ardından yaptığı bir konuşma da Turancılığı kesin bir dille mahkum etti.

Çok partili hayatta da Turancılık – milliyetçilik tartışmaları durulmadı. Türkçü-Turancı çevreler varlıklarını 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da özelikle soğuk savaşın anti-komünizmi dahilinde sürdürmüşlerdir. Türkiye’nin Kıbrıs başta olmak üzere bölgesel sorunlarının da zaman zaman tırmanma gösterdiği 1950 ve 1960’lı yıllarda Türkçüler kendi matbuatlarında ve Türk Kültür Ocağı, Türk Kültür Derneği ve Milliyetçiler Birliği Federasyonu gibi teşkilatlarda bu konulardaki duyarlılıklarını ortaya koymuşlardır.

MHP Ekseninde Türk Milliyetçiliği.

1960’lı yılların sonlarına Türkiye’de Turancı-ırkçı anlamda bir milliyetçiliğin politik hayattaki etkinliğinin azalmaya başladığı yıllardır. Artık daha geniş bir tabana yayılmak adına dinselliği de içeren bir ideolojik dönüşüme ihtiyaç duyulmaktaydı. Milliyetçilerin yeni düsturu “ Rehberimiz Kur’an, hedefimiz Turan “ olarak sloganlaştırılmaktaydı. 1960’lardaki ünlü Komünizmle Mücadele Derneği sadece Necdet Sancar ve Zeki Velidi Togan gibi Turancıları değil aynı zamanda Nurettin Topçu ve Peyami Sefa gibi dinsel bir muhafazakarlığı savunan diğer milliyetçileri de bünyesinde toplamaktaydı.

Irkçılıklarını ve Turancılıklarını dinsel temalardan ayrı tutmak yolunda çaba harcayan kesimler 1963 Türkiye Milliyetçiler Derneğini kurdular. Bu dernekte Nihal Atsız, Necdet Sancar, Hikmet Tanya ve İsmail Hakkı Yılanoğlu gibi isimler yer almaktaydı. Bu gelişmeye karşı milliyetçiliği dinsel bir çerçevede algılayan ve İslam ile bütünleşmeye özen gösteren çevreler başka toplantıda İbrahim Kafesoğlu’nun önderliğinde ve manifestosunda bir araya geldiler. Anti-Komünizm bu çelişkileri yumuşatan biricik yapıştırıcıydı. Ama anti-komünist duygular İslami bir milliyetçilik ile birlikte ırkçı anlamdaki Turancı milliyetçilik arasındaki hesaplaşmayı bir yerden sonra engelleyemeyecektir.

1960 askeri müdahalenin ardından yeniden işlemeye başlayan Türk Demokrasisi artık çok sayıda partiyi içermekteydi. Türkçüler de artık politik bir örgütlenmenin önemine inanmaya başlamışlardı. 1944 milliyetçiler davasında adını duyurmamış olan 1960 ihtilaline de asker olarak bizzat katılmış olan Alparslan Türkeş ve arkadaşları CKMP’ne ( Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ) 1965te egemen oldular. Bu parti daha sonra MHP’ye dönüşecektir.

1970’lere doğru Bozkurt gibi bir sembol yaşatılmaya devam etmekle birlikte Alparslan Türkeş’in söyleminde Esir Türkler sık vurgulanan bir husus olmakla genel olarak Turancı temalar ve Dış Türkler ilişkin vurgularda bir yumuşama görülecek, buna karşın İslami unsurlar güçlenecektir. Parti’nin dinamik gençlik tabanını oluşturan Ülkücü Hareketin “ Tanrı dağı kadar Türk Hira Dağı kadar Müslüman “ sloganı Turancılığın Türk iç politikasına dönük yeniden biçimlendirilmesini gösteren bir örnektir.

İslam’a mesafeli yaklaşan ve Alparslan Türkeş’e göre daha radikal bir ırkçılığı savunan, parti içinde kendisine Şamanistler de denilen Nihal Atsız ve arkadaşlarının MHP hareketinden uzaklaştırılması ve bu gidişatın milliyetçiliğin politik kulvardaki yansımasıdır. Bütün bunların özeti sayılabilecek diğer bir gelişme ise milliyetçiliğin kesif bir İslami çizgide yorumlayan ve gençlik üzerinde karizmatik bir etkiye sahip olan Necip Fazıl Kısakürek’in 1970’lerde MHP’ye iltihakıdır. Bu gelişmelerden sonra MHP’nin 1970’lerdeki ünlü Milliyetçi Cephe hükümetlerine ortak olabilecek kadar güçlendiğine tanık olmaktayız.

DP iktidarı da resmi ideoloji olarak Kemalizm bir anlam değişikliğine uğratmıştır. Mili Eğitim DP iktidarı döneminde dinsel ögelerle takviye edilmiş bir Kemalist anlayışı yaygınlaştırmaya çalışmıştır. Eş deyişle DP Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi olarak Kemalizm’in dinsel bir yorumunu geliştirmeye ve yerleştirmeye çabalamıştır. Popülist kültür politikaları aracılığıyla hayli serbestleştirdiği halk İslam’ın dinsel ögelerle yumuşattığı Kemalizm ile kontrol etmek ve ilkini ikincisine dönüştürerek devlet-topluluk karşıtlığını aşmayı hedeflemektedir.

12 Eylül ve Türk İslam Sentezi.

Türkiye’de milliyetçilik 12 Eylül askeri rejiminin Türk toplumunda yaygın olarak depolitizasyon sağlamak yolundaki baskılardan nasibini almıştır. MHP hareketinin görünür ve legaldeki politik kadroları dağıtılmış ve tasfiye edilmiştir. Ama işin ilginç yanı 12 Eylül rejiminin ideolojik yapısının üzerinde çok tartışılan ve MHP’nin politik çizgisine çok yakın olan Türk-İslam sentezine dayandırılmasıdır. Askerlerin söylemi özellikle de 12 Eylül’ün önderi durumunda olan Kenan Evren’in konuşmaları bu çizgiyi açık bir biçimde kesinlemektedir. Yine 12 Eylül’ün entelijensiyası konumunda olan İbrahim Kafesoğlu’nun Türk-İslam sentezi olarak tanımladığı düşüncelerini savunan Aydınlar Ocağı söz konusu ideolojik formülasyon mimarıdır.

12 Eylül’ün ideolojik yapısını veren Türk-İslam sentezi demagojik düzeyde dinselleştirilmiş bir Kemalizm’i koyu bir devlet ethosu harmanlamıştır. 12 Eylül’ün ideolojik yapısı din-milliyetçilik ve devletçilik bir çizgiye oturmuş olmakla birlikte ekonomik politikaları hızla liberal bir düzleme kaymıştır.

ANAP ve Türk milliyetçiliğinin 1980 sonrası politik temsili ANAP iktidarı, Türk ekonomisini dünya ekonomisi ile bütünleştirmek hedefini gütmekteydi. Bu liberal ekonomi anlayışı politik bir açılım taşımamış, ANAP’ın eski AP, MSP ama ağırlıklı olarak MHP kökenli kadroları 1980’lerde dünyada yükselen yeni sağ’ın milliyetçi- muhafazakar ve mukaddesatçı politikalarını partiye taşımakta son derece etkili olmuşlardır. Ayrıca ANAP’ın sahiplenmek istediği doğrultulardan birisi milliyetçiliktir. Nitekim Partinin kadroları arasında Halil Şıvgın, Ercüment Konukman ve Agah Oktay Güner gibi çok sayıda milliyetçi ve MHP kökenli politikacıya rastlamak mümkündü.

ANAP’ın ideolojik örgüsünde yatan milliyetçilik, ağırlıklı olarak dinsel bir nitelik taşımaktadır. Bu milliyetçiliğin bir diğer özelliği pragmatikliğidir. Yani doktiriner ve katı ideolojik, bir bakıma da çocukluk hastalıklarını yenmiş bir milliyetçiliktir bu, ANAP ideolojisinin üçüncü özelliği ise içerdiği temaların eklektik bir manzara sergilemesidir. Sadece din ile milliyetçiliğin bütünleştirilmesi anlamında değil, aynı zamanda örneğin hayli sulandırılmış bir şekilde Atatürkçülüğün gizil, örtük bir Turancılık yorumlaması dikkat çekmektedir.

SONUÇ YERİNE

Milliyetçiliğin bütünsel bir tarihsel kesitini değerlendirmeye aldık. Diyalektik süreçlere baktığımızda iki kutuplu dünyanın çözülmesi, bölgesel dünyada çok sayıdaki belirsizliği de doğurmuştur. 1980lerin ortalarından başlayarak politik literatür mikro-milliyetçiliklerin yükseldiğinden bahsetmektedir. Türkiye’nin içinde bulunduğu politik coğrafyada bu gelişmeler çarpıcı bir şekilde yaşandı. 1990’larda Türk milliyetçiliğinin duyarlılık noktalarını artık ne klasik anlamda anti-komünizm ne de Kaf Dağı’nın ardındaki soyut bir Turancılık düşü belirlemektedir. Türk milliyetçiliği yetmiş yıldır karşılaşmadığı derecede sahici sorunlarla karşılaşmaktadır. Çözülen Balkanlar’da Türk ve Müslüman topluluklarının durumu yine bu çerçevede zorunlu göçe maruz bırakılmış Bulgaristanlı Türklerin Türkiye Cumhuriyet’i sınırlarına yığılması, Batı Trakyalı Türklerin Yunanistan’da yaşadığı sıkıntılar Kıbrıs meselesinin uluslararası platformda yarattığı bunalımlı durumlar Türk milliyetçiliğinin gündemini oluşturmaktadır.

1990’lı yıllar ise Türk milliyetçiliğinin toplumsal bir duyarlılık kazandığı yıllar olarak belirmektedir. Dış sorunların yanı sıra milliyetçi duyarlılıkların yükselişinin ardında Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı Kürt gerçekliğinin ulaştığı boyutların ciddiyeti de rol oynamaktadır.

Günümüzde gelişmeler gayrı resmi milliyetçiliğin radikalizmi üzerine inşa olmuş milliyetçiliğin taşıyıcısı olarak MHP’ninde yeniden güç kazandığına işaret etmektedir. MHP özellikle Sovyetler’in çözülmesinden sonra Türk dünyasında yaşanan süreçlere bağlı olarak giderek dinselleşen milliyetçi söylemini frenlemiş ve yeniden Turancı sicilini canlandırıcı politikalara yönelmiştir.

Bu arada milliyetçi çevreler arasında dinsel ve dinsel olmayan milliyetçilik tartışmaları yeniden alevlenmiştir. 12 Eylül döneminde yargılanan mahkum olan çok sayıda ülkücü-faşist genç hapishaneler de İslam’a daha yoğun bir ilgi duymuş ve partilerini bu konuda zayıf bulmaya başlamışlardır. Bu akımın temsilcisi olan ve MHP’den kopan eski Ülkü Ocakları Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu BBP’yi ( Büyük Birlik Partisi ) kurmuştur. MHP’de dinsel söylemin hayli kabul gördüğü dönemlerde bile radikal bulunan Seyid Ahmet Arsavi’nin din ve milliyetçilik arasında kurduğu ve Türk-İslam ülküsü olarak tanımladığı Ortodoks ilişki BBP ve ona bağlı Nizam-ı Alem Ocakları’nın hakim ideoloji olarak belirmektedir. Öte yandan MHP ve ona bağlı olan Ülkü Ocakları’nda, İslami söylem gerilemiştir.

Sovyet bloğunun çöküşünün ve Türk Cumhuriyetleri’nin kuruluşunun hemen ardından söyleminde Turancı temaları canlandıran MHP, 1960 ‘larda olduğu gibi yeniden kendisine taban bulma krizine girmiştir. Türk milliyetçiliğinin karizmatik önderi durumunda olan Alparslan Türkeş’in ölümü sonrasında parti içerisinde yaşanan kadro çalışmaları sancılı bir şekilde yaşanmış ama Devlet Bahçeli’nin etrafında çok az bir kayıpla yeniden birleşmişlerdir.

Sonuçta bu değerlendirmelerden de anlaşılıyor ki tarihte ve toplumda hiç bir şey yok olmuyor. Konjonktür ve dönemlere göre dönüşüyor yer yer biçimsel değişikliklere uğruyor fakat özü varlığını ve sürekliliğini devam ettiriyor.

Son günlerde giderek hızlanan milliyetçilik eğilim ve tartışmalarına karşı yukarıdaki değerlendirmelerden de referans alarak tutarlı, kararlı her cephe de mücadele sürdürmek gerekmektedir. Sosyalistler- komünistler enternasyonalistlerdir. Onlar için işçi sınıfının vatanı yoktur. Çünkü vatan mülkler toplamıdır. Fakat yine sosyalistler-komünistler her türlü akıma olduğu gibi milliyetçiliğe de duyarsız kalamazlar, milliyetçiliğin panzehiri “sol” özellikli bile olsa milliyetçilik değil, komünizmdir. Milliyetçiliğin tonları arasında farklılıklar bulunsa da varacakları yer aynısıdır. Yani kapitalizmin kutsanması anlamında şovenizm ve ırkçılıktır.

Ayrıca her tondan milliyetçiliğin egemen eğilimi çifte standart tavrıdır. Şöyle ki Almanya’da cami açılması engellense bu ırkçılık olarak lanse edilir. Ama aynı durum yani gayri- Müslimlerin ibadet yerleri açmaları vb. gibi durumlar misyonerlik faaliyeti, bölücülük olarak değerlendirilir. Yine bir yabancı futbolcu isim değiştirip Türk ismi aldığında bu milliyetçilik olur, aynı şeyi başka bir ülkede Türk birisi yapsa hain olarak değerlendirilir. Yine Yunanistan’da, Bulgaristan’da Türk kökenlerine yapılan baskılar ırkçılık olarak değerlendirilir. Yanı başlarında Kürtlere (işlerine geldiklerinde bizim kardeşlerimiz dedikleri ) karşı yapılan mezalimleri ya görmemezlikten gelirler ya da PKK’nın destekçisi oldukları dolayısıyla hak ettikleri söylenir.

Yine Avrupa Birliği’nin Romanya’daki azınlıklara duyarsız kalmaları eleştirilir. Fakat AB’nin azınlıkların bu arada esas olarak Kürtlerin haklarını savunması bölücülük, iç işlerine karışma olarak lanse edilir. Yine kendisinden olmayana ya sev ya terk et denilir. Aynı şeyi yabancı bir ülke Türklere yapsa bu ırkçılık olur. Bu örneklerden de anlaşılıyor ki her tondan milliyetçilik bir eğilim olarak potansiyel anlamda bünyesinde sürekli şovenizm ve ırkçılık barındırır.

Ama MHP milliyetçiliği ile CHP, Vatan Partisi ve hatta TKP milliyetçiliği bir ve aynı değildir. Yine de milliyetçilikte ısrar bu partileri ister istemez MHP ile bir dizi konuda aynı çizgiye getirmekle kalmıyor. Bazılarının örgütsel anlamda birlik çabaları da görülüyor, sürpriz olmuyor. Ancak sosyalistler-komünistler ( Ezilen ulus milliyetçiliğinde olduğu gibi ) farklılıklara karşı tavırlarında tutarlı ve demokrattırlar. Dolayısıyla her boydan milliyetçiliğe karşı ideolojik-politik-örgütsel-pratik mücadele verilmelidir. Ama milliyetçiliğe karşı kalıcı ve radikal çözümün sınıf perspektifi ve sosyalizm-komünizm olduğu da unutulmamalıdır.

Yorumlar (0)
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Galatasaray 28 75
2. Fenerbahçe 28 73
3. Trabzonspor 28 46
4. Beşiktaş 28 46
5. Kasımpasa 28 40
6. Başakşehir 28 39
7. Rizespor 28 39
8. Antalyaspor 28 38
9. Sivasspor 28 38
10. A.Demirspor 28 35
11. Kayserispor 28 35
12. Samsunspor 28 33
13. Alanyaspor 28 33
14. Konyaspor 28 31
15. Ankaragücü 28 30
16. Hatayspor 28 29
17. Karagümrük 28 29
18. Gaziantep FK 28 29
19. Pendikspor 28 26
20. İstanbulspor 28 13
Takımlar O P
1. Eyüpspor 25 61
2. Göztepe 25 52
3. Kocaelispor 25 45
4. Sakaryaspor 25 43
5. Bodrumspor 25 42
6. Bandırmaspor 25 40
7. Ahlatçı Çorum FK 25 39
8. Boluspor 25 39
9. Gençlerbirliği 25 34
10. Erzurumspor 25 31
11. Keçiörengücü 25 31
12. Ümraniye 25 30
13. Manisa FK 25 28
14. Adanaspor 25 26
15. Şanlıurfaspor 25 24
16. Tuzlaspor 25 24
17. Altay 25 15
18. Giresunspor 25 7
Takımlar O P
1. Liverpool 27 63
2. M.City 27 62
3. Arsenal 27 61
4. Aston Villa 27 55
5. Tottenham 26 50
6. M. United 27 44
7. West Ham United 27 42
8. Newcastle 27 40
9. Brighton 27 39
10. Wolves 27 38
11. Chelsea 26 36
12. Fulham 27 35
13. Bournemouth 26 31
14. Crystal Palace 27 28
15. Brentford 27 26
16. Everton 27 25
17. Nottingham Forest 27 24
18. Luton Town 26 20
19. Burnley 27 13
20. Sheffield United 27 13
Takımlar O P
1. Real Madrid 27 66
2. Girona 27 59
3. Barcelona 27 58
4. Atletico Madrid 27 55
5. Athletic Bilbao 27 50
6. Real Betis 27 42
7. Real Sociedad 27 40
8. Las Palmas 27 37
9. Valencia 26 37
10. Osasuna 27 36
11. Getafe 27 35
12. Villarreal 27 32
13. Deportivo Alaves 27 29
14. Sevilla 27 27
15. Mallorca 27 27
16. Rayo Vallecano 27 26
17. Celta Vigo 27 24
18. Cadiz 27 19
19. Granada 26 14
20. Almeria 27 9